Cehenneme Girmek Kader mi, Tercih mi?
İnsan bazen Kur’an’daki bir ayete takılır ve o ayetten kendine bir kaçış üretir. Özellikle A‘râf Sûresi’nin kader, hidayet ve dalâletle ilgili ayetleri bu kaçışın en sık yaşandığı yerlerden biridir. “Allah kime hidayet ederse…” ya da “cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık” gibi ifadeler, çoğu zaman aceleyle okunur ve hemen şu soruya bağlanır: “O zaman imtihan nerede?”
Bu soru ilk bakışta sorgulama gibi görünür; fakat çoğu zaman ayetin ne söylediğini değil, insanın ne duymak istediğini yansıtır. Çünkü Kur’an bu ayetlerde bir başlangıcı değil, bir sonucu anlatır.
A‘râf Sûresi 179. ayette şöyle denir:
“Andolsun, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte onlar gafillerin ta kendileridir.”
Bu ayette sorun “imkân yokluğu” değildir. Kalp vardır, akıl vardır, göz vardır, kulak vardır. Ayet bunların varlığını özellikle vurgular. Sorun şudur: kullanılmayan imkân. Kur’an burada bir kader dayatmasını değil, insanın bilinçli biçimde sürdürdüğü bir yönelişi anlatır. Bir defa görmezden gelmek, sonra bir defa daha… Zamanla bu hâl alışkanlık olur, alışkanlık karaktere dönüşür. Karakter de akıbeti belirler.
Yani insan cehennemlik yaratıldığı için böyle davranmaz; böyle davrandığı için cehennemlik hâle gelir. Ayet başı değil, sonu söyler.
Bu sebep–sonuç dili sûrenin başından itibaren kurulmuştur. A‘râf 27. ayette insan şöyle uyarılır:
“Ey Âdemoğulları! Şeytan, anne-babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın…”
Ayet “zorla saptırır” demez; aldatır der. Aldatma, iradenin varlığını kabul eder. Şeytan zorlamaz, teklif eder. Bu da imtihanın hâlâ geçerli olduğunun açık göstergesidir. Aynı ayette geçen “Biz şeytanları iman etmeyenlerin dostları yaptık” ifadesi de keyfî bir yönlendirme değil, sebep–sonuç anlatımıdır. İnsan iman çizgisinden uzaklaştığında oluşan boşluğu şeytan doldurur. Önce tercih vardır, sonra sonuç gelir.
Bu çerçevede A‘râf 178. ayet anlam kazanır:
“Allah kime hidayet ederse işte o doğru yolu bulur; kimi de saptırırsa, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.”
Bu ifade, Allah’ın keyfî biçimde insanları saptırdığı anlamına gelmez. Kur’an’ın bütünlüğünde hidayet, yönelene verilen bir karşılıktır. İnsan samimiyetle hakka yönelir, Allah o yönelişi sabitler. İnsan ısrarla yüz çevirir, uyarıları bastırır, görmezden gelmeyi alışkanlık hâline getirir; Allah da seçilen yolu kalıcı hâle getirir. Sebep kuldan, sonuç Allah’tandır.
Tam bu noktada en kritik itiraz ortaya atılır:
“Allah benim cehennemlik olacağımı biliyorsa, imtihan neden var?”
Bu sorunun cevabı tartışmanın kilididir:
Allah’ın bilmesi, kulun seçmesini zorunlu kılmaz. Bilgi, sebep değildir.
Bunu anlamak için fizik ve kimyadan net bir örnek yeterlidir. Bir kimyager, belirli sıcaklık ve basınç altında hidrojen ile oksijen birleştiğinde su oluşacağını kesin olarak bilir. Bu bilgi tahmin değildir. Ancak su, kimyager bildiği için oluşmaz; şartlar gerçekleştiği için oluşur. Bilgi süreci zorlamaz, sadece gerçeği yansıtır.
Aynı şekilde fizikte de yerçekimi olan bir ortamda belirli bir yükseklikten bırakılan cismin düşeceği kesin olarak bilinir. Fakat cismin düşme sebebi, bu sonucun bilinmesi değil; yerçekimi yasasının işlemesidir. Bilmek, olayın nedeni değildir.
Allah’ın ezelî bilgisi de böyledir. Allah kulun neyi seçeceğini kesin olarak bilir; fakat bu bilgi, kulun tercihinin sebebi değil, tercihinin bilgisidir. Allah bildiği için insan seçmez; insan seçeceği için Allah bilir.
Burada felsefe de aynı noktaya işaret eder. Felsefede Descartes’in “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözü, insanın sadece yaşayan bir varlık değil; bilincinin farkında olan ve seçebilen bir özne olduğunu gösterir. Düşünmek, alternatifleri tartmak ve “başka türlü de davranabilirdim” diyebilmektir. Eğer insanın seçimleri baştan zorunlu olsaydı, düşünmenin de bir anlamı kalmazdı. Bilincin varlığı, sorumluluğun temelidir. Bu yüzden bir eylemin Tanrı tarafından bilinmesi, o eylemin insan tarafından seçildiği gerçeğini ortadan kaldırmaz. Felsefede de bilmek, zorlamak değildir.
Kur’an bu noktada insanı çaresiz bırakmaz; aksine zihnini sürekli çalıştırır. Bu yüzden Kur’an’da akıl kavramı yaklaşık 49 kez, düşünme/tefekkür kavramları ise yaklaşık 84 kez geçer. Bu tekrar bir tesadüf değildir. Kur’an sonuçları değil, sonuçlara götüren zihni muhatap alır. Çünkü akıl yoksa imtihan olmaz; düşünme yoksa sorumluluk olmaz; tercih yoksa hesap olmaz.
Eğer insan baştan yazılmış, düşünmeyen, seçmeyen bir varlık olsaydı; “akletmez misiniz?”, “düşünmez misiniz?”, “belki dönerler diye” gibi ifadelerin hiçbir anlamı kalmazdı. Peygamber gönderilmez, vahiy inmez, bu kadar ayrıntılı anlatım yapılmazdı. Allah’ın sünnetinde gereksiz hiçbir fiil yoktur.
Bu yüzden Kur’an insanı çaresiz bırakmak için değil, mazeretsiz bırakmak için konuşur. Mesele “Allah neyi biliyordu?” sorusu değil; “ben aklımı ne yaptım?” sorusudur.
Sonuç nettir:
Cehenneme girmek baştan yazılmış bir yazgı değil; aklı ve iradesiyle ısrarla seçilmiş bir yolun varacağı yerdir.
Hidayet de zorla verilen bir lütuf değil; düşünen, sorgulayan ve yönelen insanın karşılığıdır.
İmtihan tam olarak burada durur.
Ayrıca neden sabırla imtihan ediliyoruz./a> ve stres oluyormusunuz? başlıklı yazılarımıza okumak için tıklayabilirsiniz.
Daha fazlası ve tüm dualar ve zikirler için ana sayfamızı ziyaret ediniz .