Olmayan Duaların Hikmeti: Geciken Kabul, Sabır ve İlahi Takdir
İnsan bazen yıllarca aynı şey için dua eder: Şifa gelmez, beklenen evlilik gerçekleşmez, borç bitmez, ailedeki sorun çözülmez veya arzulanan kapı açılmaz. Bu bekleyiş uzadıkça “Allah beni duymuyor mu?”, “Duam kabul olmadı mı?” ve “Dua etmenin ne faydası var?” düşünceleri kalbi yorabilir. İslam’ın cevabı, acıyı küçümseyen kolay bir teselli değildir. Allah kulunu işitir; fakat duaya cevap vermesi, kulun istediği şeyi istediği zamanda ve biçimde vermek zorunda olması demek değildir.
Başlıktaki “olmayan dualar” ifadesi bu nedenle dikkatle anlaşılmalıdır. Olmayan, Allah’a ulaşmayan bir ses değil; bizim gözümüzle henüz gerçekleşmeyen sonuçtur. Kul yalnız bugünü, görünen ihtiyacı ve arzusunun bir kısmını bilir. Allah ise o isteğin gelecekteki etkilerini, başka insanların haklarını, kişinin dünya ve ahiret hayatını bütünüyle bilir. Dua, sınırlı bilgimizin sonsuz ilme yönelmesidir.
Dua Bir Sipariş veya Sonuç Sözleşmesi Değildir
Dua, Allah’a kulluğun en canlı ifadelerinden biridir. Kul dua ederken aczini kabul eder, ihtiyacını arz eder ve sonucu yaratmaya gücünün yetmediğini itiraf eder. Bu yönelişin kendisi ibadettir. Dua bir alışveriş olsaydı, belirli sözleri söyleyen herkes istediği sonucu almak zorunda olurdu. Oysa ibadette karar kulların arzusuna değil, Allah’ın ilim, irade ve hikmetine aittir.
Mü’min Suresi’nde “Bana dua edin, duanıza cevap vereyim” buyurulduktan sonra dua etmeyi kibirlerine yediremeyenler uyarılır. Ayetin duayı kullukla ilişkilendirmesi önemlidir. Dua yalnız bir ihtiyacı giderme aracı değildir; kulun Rabbine yönelmesi, O’na güvenmesi ve kendi kendine yeterli olmadığını bilmesidir. İstenen şey verilse de gecikse de bu kulluk değeri kaybolmaz.
Dua etmek, Allah’a ne yapması gerektiğini öğretmek değildir. Kul isteğini açıkça söyleyebilir, ısrarla ve gözyaşıyla yalvarabilir; hatta kalbindeki kırgınlığı Rabbine arz edebilir. Fakat “Ben istedim, öyleyse aynen olmalı” düşüncesi duayı teslimiyetten çıkarıp hak iddiasına dönüştürebilir. Allah’ın lütfu borç değil, rahmettir.
İcabet ile İstenen Şeyin Aynen Verilmesi Arasındaki Fark
Ayetteki cevap verme vaadi, Allah’ın duayı işittiğini ve kuluna karşılıksız davranmadığını bildirir. Fakat icabet, yani cevap vermek ile istenen nesneyi aynen vermek her durumda aynı değildir. Bir çocuk doktordan kendisine zarar verecek bir yiyecek istediğinde doktor onu duyar, isteğine cevap verir; fakat iyiliği için istediğini vermeyebilir. Vermemesi sağırlığından veya merhametsizliğinden değil, bilgisinden kaynaklanır.
İnsan da bazen hayır sandığı şeyde zarara, kayıp sandığı şeyde korunmaya yaklaşabilir. Kur’an, “Allah bilir, siz bilmezsiniz” diyerek sevdiğimiz her şeyin mutlaka hayırlı, zorumuza giden her şeyin de mutlaka kötü olmadığını öğretir. Bu ayetin asıl bağlamı savaş hükmüdür; fakat sonundaki ilke insan bilgisinin sınırlılığını açıkça ortaya koyar. Ayeti her kişisel kaybın özel hikmetini bildiğimizi söylemek için değil, bilmediğimizi kabul etmek için kullanmak gerekir.
Duanın Karşılığı Tek Bir Biçime Sığmaz
Resûlullah, günah veya akrabalık bağını koparma amacı taşımayan duaya Allah’ın karşılık vereceğini bildirmiştir. Tirmizî’de hasen kabul edilen rivayette, kulun istediğinin verileceği veya benzeri bir kötülüğün ondan uzaklaştırılacağı anlatılır. Başka rivayetlerde karşılığın ahirete saklanması da zikredilir. Sahâbîler bunun üzerine dualarını çoğaltacaklarını söylemiş, Allah’ın lütfunun daha çok olduğu cevabını almıştır.
Buna göre duanın karşılığını yalnız gözümüzün önünde gerçekleşen dilekle ölçmek yanlıştır. Dua şu biçimlerde karşılık bulabilir:
- İstenen hayır dünyada, kulun beklediği veya farklı bir biçimde verilebilir.
- İstek için uygun zaman gelmediğinden sonuç geciktirilebilir.
- Kulun fark etmediği bir zarar veya musibet duası sebebiyle uzaklaştırılabilir.
- Duanın mükâfatı, geçici dünyadan daha kalıcı olan ahiret hayatına bırakılabilir.
- İstenen şey zararlıysa onun yerine iman, sabır, yön değişikliği veya daha hayırlı bir kapı nasip edilebilir.
Bu ihtimaller, başımıza gelen her iyi olayı belirli bir duaya bağlayabileceğimiz anlamına gelmez. Gaybı bilemeyiz. “Şu kaza kesinlikle falanca duam sayesinde önlendi” diyemeyiz. Hadis, Allah’ın karşılığının bizim görebildiğimiz sonuçlardan daha geniş olduğunu öğretir; görünmeyen ayrıntılar adına kesin konuşma yetkisi vermez.
Gecikme Ret Anlamına Gelmez
İnsan zamanı kendi ihtiyacının şiddetine göre ölçer. Canı yanan kişi için bir gün bile uzun olabilir. Allah ise sonucu yalnız bugünkü rahatlığa göre değil, bütün hayatın ve ahiretin hayrına göre takdir eder. Bir kapının erken açılması kişiyi hazırlıksız yakalayabilir; gecikmesi bilgi, karakter, sabır veya gerekli şartların oluşmasına vesile olabilir. Bazen de o kapı hiç açılmaz ve insan yıllar sonra başka bir yola yöneltilmiş olmanın değerini anlar.
Kur’an’da Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn’a “İkinizin de duası kabul edildi; doğruluktan ayrılmayın” buyurulur. Tefsirlerde, duanın kabulünün bildirilmesine rağmen Firavun hakkındaki sonucun daha sonra gerçekleştiğine dikkat çekilir. Ayetin hemen ardından istikamet emrinin gelmesi, kabul haberinin bekleme ve göreve devam sorumluluğunu kaldırmadığını gösterir. Dua kabul edilmiş olabilir; fakat takdir edilen sürecin tamamlanması beklenebilir.
Geciken her isteğe “Mutlaka yakında olacak” demek de doğru değildir. Allah’ın özel takdirini bilemeyiz. Mümin ümidini korur, fakat kendisine tarih vermez. Bir rüya, his, sayı veya sosyal medya paylaşımı üzerinden “Şu gün kesin olacak” beklentisi kurmaz. Ümit, Allah’a güvenmektir; Allah adına bilmediğimiz bir sonuca garanti vermek değildir.
Allah’ın Yakınlığı Sonuçla Ölçülmez
İnsan bazen duasındaki isteği Allah’ın kendisini sevip sevmediğinin sınavına dönüştürür: “Verirse değerliyim, vermezse beni istemiyor.” Bu ölçü Kur’an’a uygun değildir. Dünya nimeti tek başına Allah’ın sevgisinin, mahrumiyet de gazabının kesin delili değildir. Peygamberler en sevgili kullar oldukları hâlde açlık, hastalık, hicret, yakın kaybı ve insanların reddiyle imtihan edilmiştir. Bir dileğin gecikmesi kulun Allah katındaki değerini bildiren gizli bir not değildir.
Bakara Suresi’ndeki dua ayeti, Allah’ın yakınlığını önce bildirir; ardından dua edenin çağrısına cevap verdiğini söyler. Yakınlık yalnız istediğimiz olay gerçekleştiğinde başlamaz. Kul ağlarken, beklerken ve ne yapacağını bilemezken de Allah onun hâlini bilir. Dua bazen dışarıdaki şartlardan önce insanın yalnızlık duygusunu değiştirir: Kişi yükünü kimsenin duymadığı bir boşluğa değil, Alîm ve Rahîm olan Rabbine bıraktığını bilir.
Bu yakınlığı hissetmemek de Allah’ın uzak olduğu anlamına gelmez. Manevî hayat her gün aynı duygu yoğunluğunda yaşanmaz. Yorgunluk, hastalık ve üzüntü kişinin dua ederken huzur duymasını zorlaştırabilir. Kulun görevi sürekli özel bir his üretmek değil; hisleri zayıfken de yönünü korumaktır. Allah’a güven, yalnız ferahlık anında yaşanan duygu değil, karanlık zamanda sürdürülen bilinçli bağlılıktır.
Rıza İstemekten ve Üzülmekten Vazgeçmek Değildir
İlâhî takdire rıza, kulun arzusunu inkâr etmesi veya kaybına sevinmesi demek değildir. İnsan şifa isterken hastalığından rahatsız olabilir, evlat dilerken hasret çekebilir, haksızlığa uğradığında adalet arayabilir. Rıza; Allah’a düşmanlık etmeme, harama sapmama ve bilmediği hikmet yüzünden rahmetten ümit kesmeme hâlidir. Acı ile teslimiyet aynı kalpte birlikte bulunabilir.
Rıza, yanlış şartlara teslim olmayı da gerektirmez. Şiddete uğrayan kişinin güvenli yere gitmesi, hakkı yenenin hukukî yol araması ve hasta olanın tedavi istemesi takdire itiraz değildir. Allah’ın yarattığı sebepleri kullanmak da kulluğun parçasıdır. “Kaderim böyle” diyerek önlenebilir zararı sürdürmek, sabır ve tevekkülün yanlış yorumudur.
Kul zamanla duasının şeklini değiştirebilir. Önce yalnız belirli bir sonucu isterken daha sonra “Bana doğru kararı, dayanma gücünü ve hayırlı çıkışı göster” diye dua edebilir. Bu değişim önceki isteğin samimiyetsiz olduğunu göstermez; insanın olgunlaştığını gösterebilir. Dua yalnız olayları değiştirmeyi istemek değil, olaylar karşısında kalbin doğru biçimde değiştirilmesini de istemektir.
Peygamberlerin Dualarında Bekleyiş ve Edep
Hz. Eyyûb ağır sıkıntı içinde Rabbine “Başıma bu dert geldi; sen merhametlilerin en merhametlisisin” diye yalvardı. Duasında Allah’a karşı hesap soran bir dil yoktu. Derdini saklamadı, fakat rahmete güvenini de kaybetmedi. Allah onun sıkıntısını giderdi ve bu kıssayı kulluk edenler için bir hatıra kıldı. Kıssa, dua eden hastanın tedaviyi terk etmesini değil; hastalık içinde bile Rabbine bağını korumasını öğretir.
Hz. Zekeriyyâ yaşlılık döneminde çocuk istedi. Görünen sebepler zayıflamış olsa da Allah’ın kudretinden ümit kesmedi. Kur’an onun ve ailesinin hayırlarda yarıştığını, Allah’a ümit ve korku içinde yalvardığını, derin saygı taşıdığını bildirir. Duası yalnız sonucu isteyen bir cümle değil; ibadet, hizmet ve güzel hayatla çevrili bir yönelişti.
Bu örnekleri “Peygamber dua etti ve sonunda istediği oldu; benimki de mutlaka aynı biçimde olacak” diye okumak eksiktir. Peygamberlerin hayatlarında verilmeyen dünyevî arzular, kayıplar ve uzun imtihanlar da vardır. Esas örneklik, Allah’a yönelişi sonuç şartına bağlamamalarındadır. Onlar dua ederken kulluğa devam etmiş, görevlerini bırakmamış ve rahmetten ümit kesmemiştir.
Sabır Pasif Bekleyiş Değildir
Sabır hiçbir şey yapmadan oturmak, acıyı inkâr etmek veya haksızlığa razı olmak değildir. Sabır; doğru yolda kalma, meşru çabayı sürdürme ve öfke ya da ümitsizlik sebebiyle harama sapmama gücüdür. Hasta tedavi arar, işsiz başvuru yapar, borçlu plan kurar, aile sorunu yaşayan kişi konuşur ve gerekirse destek alır. Bütün bunları yaparken kalbini Allah’ın rahmetinden koparmaması sabırdır.
Beklerken üzülmek sabırsızlık değildir. Gözyaşı, yorgunluk ve “Artık çok zorlanıyorum” demek kulun imanını bozmaz. Hz. Ya‘kūb kederini ve üzüntüsünü Allah’a arz etti. Mesele acıyı yok saymak değil, acının insanı Allah’tan ümidi kesmeye ve yanlış yollara sürüklemesine izin vermemektir. Sabır, hissizleşmek değil; duyguların içinde yönünü korumaktır.
Sabırla dua eden insan sadece sonucu beklemez; bekleme süresinin kendisini nasıl değiştirdiğine de bakar. Belki affetmeyi, sınır koymayı, çalışma disiplinini veya sahip olduğu nimetleri fark etmeyi öğrenir. Bunlar istenen şeyin yerini bütünüyle tutmayabilir; acıyı romantikleştirmek doğru değildir. Fakat imtihanın içindeki manevî kazanımları da yok saymamak gerekir.
Kavlî Dua Fiilî Dua ile Tamamlanır
Sözle istemeye kavlî dua, gerekli sebeplere sarılmaya ise fiilî dua denir. Çiftçinin yağmur istemesi güzeldir; toprağı sürmesi, tohumu zamanında ekmesi ve ürünü koruması da duasının fiilî tarafıdır. Başarı isteyen öğrenci çalışır, şifa isteyen hasta ehil doktora gider, helal rızık isteyen kişi iş arar ve meslek öğrenir. Sebepleri yaratıcı saymadan kullanmak tevekkülün gereğidir.
Dua, tembelliği kutsayan bir yol değildir. Yapabileceği işi bırakıp sonucu bekleyen kişi eksik davranmış olur. Diğer uçta yalnız sebeplere güvenip Allah’ı unutmak da yanlıştır. İlaç şifanın sebebidir, fakat şifayı garanti edemez; emek başarıya vesiledir, fakat bütün şartlara hükmedemez. Mümin elinden geleni yapar, yapamadığı ve kontrol edemediği alanı Allah’a bırakır.
Bazen fiilî dua, ısrar edilen hedefi değiştirmeyi de gerektirir. Defalarca kapanan bir iş yolu için yeni beceri öğrenmek, zarar veren bir ilişkiyi sürdürmek yerine güvenli sınır koymak veya tedavide başka bir uzman görüşü almak duaya aykırı değildir. Tevekkül tek bir sebebe bağlanmak değil, sebeplerin Rabbine güvenerek meşru seçenekleri değerlendirmektir.
Dua ve İlâhî Takdir Birbirine Rakip Değildir
“Her şey kaderde yazılıysa dua neyi değiştirir?” sorusunda dua kaderin dışındaymış gibi düşünülür. Oysa kulun dua etmesi, sebeplere sarılması, duanın kabulü, gecikmesi ve ortaya çıkan sonuç hep Allah’ın bilgisi ve takdiri içindedir. İlaç kullanmak kaderden kaçmak olmadığı gibi dua etmek de kaderle mücadele değildir. Dua, Allah’ın sonuçlara bağladığı manevî sebeplerden biridir.
Biz kaderde ne yazıldığını bilmeyiz. Bu nedenle “Nasıl olsa olacak” diyerek dua ve gayreti bırakamayız. Açken yemek yer, hastayken tedavi olur ve tehlikede tedbir alırız. Aynı şekilde ihtiyacımızı Allah’a arz ederiz. Kader bilgisi kulun elinde geleceği gösteren bir liste değil, Allah’ın ilminin her şeyi kuşattığına dair imandır.
İlâhî takdire teslim olmak da “Ben hiçbir şey istemiyorum” demek değildir. Peygamberler açıkça şifa, evlat, zafer, bağışlanma ve korunma istemiştir. Kul arzusunu saklamaz; fakat son cümleyi hikmete bırakır: “Allah’ım, bunu benim için hayırlıysa kolaylaştır; zararlıysa benden uzaklaştır ve kalbimi hayırlı olana razı eyle.”
Duanın Edebi ve Kabulün Önündeki Engeller
Resûlullah, kul günah veya akrabalık bağını koparma amacıyla dua etmedikçe ve aceleye kapılmadıkça duasına karşılık verileceğini bildirmiştir. Sahih Müslim’de ayrıca haramla beslenen, giyinen ve kazancı harama karışan kişinin ellerini açmasına rağmen duasının kabulden uzak kalabileceği çarpıcı biçimde anlatılır. Bu uyarılar dua ile hayatın ahlâkını ayırmamamız gerektiğini gösterir.
- İstenen şey helal ve başkasının hakkını çiğnemeyen bir maksat olmalıdır.
- Kul hakkı varsa yalnız dua etmekle yetinilmeyip hak iade edilmeli ve zarar giderilmelidir.
- Helal kazanca dikkat edilmeli, haramda ısrar ederken duayı sonuç aracı gibi kullanmaktan sakınılmalıdır.
- Allah’a hamd, Peygamberimize salavat, tövbe ve samimi yöneliş dua edebini güzelleştirir.
- Kabul gecikti diye ibadet terk edilmemeli ve Allah’ın rahmetinden ümit kesilmemelidir.
Fakat bu maddeler başkasını suçlama aracına çevrilemez. Duası geciken bir hastaya “Kesin haram yedin” veya evlat bekleyen birine “İmanın zayıf” demek zulümdür. Peygamberlerin dualarında da bekleyiş vardır. Belirli bir duanın niçin geciktiğini vahiy olmadan bilemeyiz. İnsan önce kendi hayatını düzeltir; başkasının gizli kusuru hakkında hüküm vermez.
Acelecilik Duayı Terk Ettirebilir
Allah Resûlü, “Dua ettim fakat karşılık görmedim” diyerek acele eden ve ardından duayı bırakan kişiyi uyarmıştır. Buradaki acele yalnız birkaç gün beklemek değildir. Kulun kendi takvimini Allah’a şart koşması, gecikmeyi ilgisizlik sayması ve ümidini keserek yönelişi terk etmesidir. Dua süresini bizim sabrımız değil, ihtiyacımız ve kulluğumuz belirler.
İsrâ Suresi insanın hayır ister gibi kötülüğü de isteyebildiğini ve aceleci olduğunu bildirir. Bugün çok arzuladığımız bir sonuç yarın bizi pişman edebilir. Öfkeyle kendimize, çocuğumuza veya başkasına beddua etmek; “Ne olursa olsun yeter ki bu olsun” demek doğru değildir. Dua ederken hayır kaydı koymak, isteğimizin sınırını bilmediğimizi kabul etmektir.
Israr ile acelecilik birbirinden farklıdır. Israr, Allah’ın kapısından ayrılmadan istemeye devam etmektir. Acelecilik ise kapının kendi belirlediğimiz anda açılmasını zorunlu görmektir. Israrda ümit ve edep, acelecilikte tahakküm ve kırgınlık riski vardır. Mümin isteğini tekrarlar; fakat sonucu Allah’ın hikmetine teslim eder.
Özel Sayılar ve Kesin Kabul Vaatleri
Kur’an ayetlerini, sahih duaları ve Allah’ın isimlerini zikretmek ibadettir. Ancak güvenilir kaynakta belirlenmemiş bir sayıyı “Şu kadar okursan dileğin kesin olur” diye sunmak doğru değildir. Üç gün, kırk bir defa veya belirli bir gece gibi formüller, sahih delil yoksa dinî garantiye dönüştürülemez. Kişi düzen kazanmak için kendine sayı belirleyebilir; fakat bunu sünnet veya kesin sonuç şartı sayamaz.
Duanın kabulünü otomatik işleyen şifre gibi görmek, Allah’ın irade ve hikmetini görmezden gelir. Aynı duayı okuyan iki kişinin hayatı farklı olabilir. Biri istediğini hemen elde eder, diğeri yıllarca bekler. Fark yalnız telaffuzda veya sayıda aranamaz. Dua büyü değil, kul ile Rabbi arasındaki bilinçli yöneliştir.
Risale-i Nur’da Dua ve Hikmet Dengesi
Bediüzzaman Said Nursî, duayı sonuç üretmeye yarayan bir araçtan önce kulluk olarak açıklar:
Bu ifade, duanın değerini yalnız dünyevî neticeye bağlamamayı öğretir. İnsan istediğine kavuşmasa bile Rabbine yönelmiş, aczini anlamış ve tevhidini ilan etmiş olur. Nursî başka bir eserinde meseleyi hasta çocuk ve hekim örneğiyle açıklar: Hekim çocuğun isteğini duyar; faydalıysa aynısını, daha uygunsa başkasını verir, zararlıysa vermez. Benzetmede kul çocuk, Allah ise sonsuz hikmet sahibi olan Rabdir; elbette hiçbir benzetme Allah’ın ilim ve rahmetini bütünüyle kuşatamaz.
Risale-i Nur’daki “dünyevî maksatlar dua ve ibadetin vakitleridir, gayeleri değildir” açıklaması da aynı dengeyi kurar. Hastalık şifa duasının, kuraklık yağmur duasının, korku korunma duasının vaktini açar. Sıkıntı kalkınca şükür başlar; kalkmadığında ise dua değersizleşmez. Kul tedbiri Allah’a bırakır, hikmetine güvenir ve rahmetini suçlamaz.
Bekleme Döneminde Kalbi Koruyan Yol
Uzayan bekleyişte insanın yalnız “sabret” sözünü duyması yetmeyebilir. Kalbi, bedeni ve günlük hayatı koruyacak somut adımlar gerekir:
- İsteği açıkça söyleyip sonuna “Hakkımda hayırlıysa” teslimiyetini eklemek.
- Yapılabilecek meşru adımları yazmak ve her gün küçük de olsa birini uygulamak.
- Duanın yanında namazı, helal kazancı, kul hakkını ve tövbeyi ihmal etmemek.
- Sonuca tarih koymamak; kaynaksız rüya, sayı ve kesin kabul vaatlerine bağlanmamak.
- Sahip olunan nimetleri fark ederek şükretmek, fakat gerçek acıyı da inkâr etmemek.
- Yoğun keder günlük hayatı bozuyorsa güvenilir yakınlardan ve gerektiğinde uzmanlardan destek almak.
- “Olmadı” dediğinde bile “Rabbim beni işitiyor” bağını koruyarak duaya devam etmek.
Dua ederken yalnız istediğimiz nesneyi değil, onu taşıyacak kalbi de isteyebiliriz: “Allah’ım, verirsen şükretmeyi, geciktirirsen doğru yolda sabretmeyi, hakkımda hayırlı değilse ondan vazgeçebilmeyi nasip et.” Böyle bir dua arzuyu yok saymaz; arzunun sahibini Allah’ın terbiyesine açar.
Duayı Boşa Gitmeyen Bir Kulluk Olarak Görmek
Gerçekleşmeyen dilek acıtabilir. İslam, her kaybın hikmetini bu dünyada mutlaka anlayacağımızı vaat etmez. Bazen insan yıllar sonra korunmuş olduğunu fark eder; bazen de ömrü boyunca “Neden?” sorusunun ayrıntılı cevabını bulamaz. İman, bilinmeyen bütün ayrıntıları bildiğimizi söylemek değil; bilmediğimiz yerde Allah’ın ilim, adalet ve rahmetine güvenmektir.
Duanın en büyük hikmetlerinden biri, insanın sonuçtan önce Rabbini bulmasıdır. İstenen kapı açılmayabilir; fakat dua kibri kırar, kalbi yumuşatır, kişiyi haramdan döndürür, gayrete kaldırır ve yalnız olmadığını hatırlatır. Bunlar istenen nimetin küçük bir teselliyle değiştirilmesi değil, kulluğun kendi başına değerli meyveleridir.
Bu yüzden mümin isteğini küçültmeden, ümidini kesmeden ve Allah’a sonuç dayatmadan dua eder. Sebeplere sarılır, beklerken doğru olanı sürdürür ve takdiri Rabbine bırakır. İstediği verilirse şükreder; gecikirse sabreder; başka bir yol açılırsa onu hayır ölçüsüyle değerlendirir. Duanın boşa gitmediğine inanmak, her dileğin aynen olacağını sanmak değil; hiçbir samimi yönelişin Allah’ın ilminden ve rahmetinden uzak kalmadığını bilmektir.
Başvurulan Kaynaklar
- Kur’an-ı Kerim: Bakara, Mü’min, İsrâ, Yûnus, Enbiyâ ve Yûsuf surelerinin ilgili ayetleri.
- Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’an Yolu Meali ve Tefsiri, Bakara Suresi yüz seksen altıncı ayet açıklaması.
- Sahih-i Buhârî ve Sahih-i Müslim, dua ve zikir bölümlerindeki acelecilik rivayetleri.
- Sahih-i Müslim, Zekât bölümü; Tirmizî, Deavât bölümü.
- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Üçüncü Söz; Mektubat, Yirmi Dördüncü Mektup.
İlgili Makaleler
- Dua Nedir? Kabulünün Şartları
- Bir Şeyin Olması İçin Dua
- Dua ile İlgili Ayetler
- Allah Sabredenlerle Beraberdir Ne Demek? Sabır Nedir?
- Tevekkül, Zikir ve Salavat Virdi
Ana Sayfamızda, dua, zikir, tesbihat, Esmâü'l-Hüsnâ, Kur'an-ı Kerim mealleri ve daha birçok İslami içeriğe DuaSitesi.com.tr üzerinden ulaşabilirsiniz.