A'râf Suresi'nden Büyük İbretler
Kur'an-ı Kerim yalnızca geçmişte yaşanmış olayları anlatan bir tarih kitabı değildir. O, kıyamete kadar yaşayacak bütün insanlara yol gösteren ilahî bir rehberdir. Kur'an'da anlatılan her kıssa, her ayet ve her olay; insanın imanını güçlendirmesi, doğruyu yanlıştan ayırabilmesi ve aynı hatalara düşmemesi için gönderilmiştir. İşte A'râf Suresi de bu yönüyle Kur'an'ın en dikkat çekici surelerinden biridir.
A'râf Suresi, Kur'an-ı Kerim'in yedinci suresidir ve 206 ayetten oluşmaktadır. Sure boyunca Hz. Âdem'den Hz. Musa'ya kadar birçok peygamberin kıssası anlatılır. Ancak bu kıssaların amacı yalnızca geçmişi aktarmak değildir. Rabbimiz, bu olaylar üzerinden her çağdaki insana önemli mesajlar vermektedir. Aynı kibir, aynı nankörlük, aynı inkâr ve aynı isyan bugün de farklı şekillerde devam etmektedir. Bu yüzden A'râf Suresi, her dönemde yaşayan insan için canlı bir rehberdir.
Surenin adı olan "A'râf", cennet ile cehennem arasında bulunan yüksek bir bölgeyi ifade etmektedir. Kur'an'da burada bulunan insanların durumundan bahsedilir ve bu tablo, insanın dünya hayatındaki tercihlerinin ahirette nasıl sonuçlar doğuracağını hatırlatır. Daha surenin ismi bile insana ahireti ve hesap gününü düşündürmektedir.
A'râf Suresi'nin ana temalarına baktığımızda; tevhid, peygamberlere iman, şeytanın hileleri, kibir, sabır, tevbe, adalet ve ahiret inancı ön plana çıkmaktadır. Rabbimiz bir taraftan geçmiş kavimlerin helâk oluş sebeplerini anlatırken, diğer taraftan kurtuluşa giden yolu göstermektedir.
Bugün dünya çok değişmiş gibi görünse de insanın nefsi değişmemiştir. Hz. Nuh'un kavmini inkâra sürükleyen kibir, Hz. Hûd'un kavmini helâke götüren gurur, Hz. Şuayb'ın kavmini mahveden haksız kazanç tutkusu ve Firavun'u ilahlık iddiasına götüren büyüklenme hastalığı, günümüzde de farklı şekillerde yaşamaya devam etmektedir.
İşte A'râf Suresi bize şunu öğretmektedir: Tarihten ibret almayan toplumlar, aynı hataları tekrar etmeye mahkûmdur. Kur'an kıssalarının amacı geçmişe takılıp kalmak değil, bugünü düzeltmek ve geleceği kurtarmaktır.
Bu yazımızda A'râf Suresi'nde yer alan büyük ibretleri birlikte tefekkür edeceğiz. Rabbimiz bizleri Kur'an kıssalarından ders alan, şeytanın tuzaklarına karşı uyanık olan, kibirden uzak duran ve yalnızca Kendisine kulluk eden kullarından eylesin. Âmin.
İlk İbret: Kibir, Şeytanı Rahmetten Uzaklaştırdı
A'râf Suresi, 12. Ayet
A'râf Suresi'nin ilk büyük ibreti, şeytanın Allah'ın huzurundan kovulmasına sebep olan kibir hastalığıdır. Allah Teâlâ, Hz. Âdem'i yarattıktan sonra meleklere ona secde etmelerini emretmiş, bütün melekler Allah'ın emrine boyun eğmiş, yalnızca İblis kibirlenerek bu emre karşı gelmiştir.
Dikkat edilirse İblis, Allah'ın varlığını inkâr etmemektedir. Allah ile konuşmaktadır, O'nun kendisini yarattığını da bilmektedir. Ancak bilgi tek başına kurtuluş için yeterli değildir. İnsanı helâke götüren şey bazen inkâr değil, kibirdir. İblis'in asıl hatası, kendisini Hz. Âdem'den üstün görmesidir.
"Ben ondan hayırlıyım." sözü, insanlık tarihindeki en tehlikeli cümlelerden biridir. Çünkü bütün kibirlerin temelinde bu anlayış vardır. "Ben daha üstünüm.", "Ben daha bilgiliyim.", "Ben daha zenginim.", "Ben daha güçlüyüm." düşüncesi, insanı farkında olmadan Allah'ın razı olmadığı bir yola sürükleyebilir.
Bugün de şeytan aynı yöntemi kullanmaktadır. İnsanları büyük günahlara bir anda sürüklemek yerine önce kalplerine üstünlük duygusu yerleştirmeye çalışır. Başkalarını küçümseyen, kendisini daima haklı gören ve hatasını kabul etmeyen kimse zamanla kibir batağına saplanabilir.
Oysa Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimsenin bundan sakınması gerektiğini haber vermiştir. Çünkü kibir, insanın hem Allah ile hem de insanlarla olan ilişkisini bozar. Mütevazı insan ise hem Rabbine daha yakın olur hem de insanlar tarafından sevilir.
A'râf Suresi'nin daha ilk kıssasında Rabbimiz bize şu gerçeği öğretmektedir: Şeytanı helâke götüren güçsüzlük değil, kibirdi. Bu nedenle mümin, ne kadar bilgi sahibi olursa olsun, ne kadar makam elde ederse etsin daima tevazu içerisinde yaşamaya gayret etmelidir.
Bugün aile içinde yaşanan birçok kavganın, iş hayatındaki anlaşmazlıkların ve toplumdaki ayrılıkların temelinde de çoğu zaman kibir bulunmaktadır. İnsan "Ben hata yapmam." dediği anda aslında şeytanın düştüğü tuzağa yaklaşmaya başlamaktadır. Kur'an ise bizi bu büyük tehlikeye karşı daha surenin başında uyarmaktadır.
İkinci İbret: Şeytanın İnsanı Aldatma Yöntemi
A'râf Suresi, 20. Ayet
Hz. Âdem ile Havva validemiz cennette büyük nimetler içerisinde yaşamaktaydılar. Allah Teâlâ onlara cennetin bütün nimetlerinden diledikleri gibi faydalanabileceklerini bildirmiş, yalnızca tek bir ağaca yaklaşmamalarını emretmişti. Bu emir, onların Allah'a olan teslimiyetlerini ortaya koyacak bir imtihandı.
Şeytan ise doğrudan "Allah'ın emrine karşı gelin." demedi. Çünkü insanı açıkça günaha çağırmanın çoğu zaman etkili olmayacağını biliyordu. Bunun yerine yasağı cazip göstermeye çalıştı. Yasak ağacı ebedîlik ve üstünlük vaadiyle süsledi. İşte şeytanın en büyük yöntemi budur; haramı güzel gösterir, günahı masumlaştırır ve insanı yavaş yavaş aldatır.
Bugün de aynı yöntem değişmemiştir. Şeytan insana çoğu zaman "Günah işle." demez. "Bir defadan bir şey olmaz.", "Herkes böyle yapıyor.", "Sonra tövbe edersin.", "Kimse görmez." gibi vesveseler verir. Böylece insanı adım adım Allah'ın razı olmadığı davranışlara yaklaştırmaya çalışır.
Kur'an'ın bu kıssayı anlatmasının sebebi yalnızca Hz. Âdem'in yaşadığı olayı bildirmek değildir. Rabbimiz her mümine şu mesajı vermektedir: Şeytanın yöntemleri değişmez. Dün Hz. Âdem'i aldatan vesvese, bugün de insanı farklı yollarla kandırmaya çalışmaktadır.
Bu nedenle mümin, her kararında Allah'ın ölçülerini esas almalı, nefsinin ve şeytanın süslediği yollara karşı dikkatli olmalıdır. Çünkü günah çoğu zaman çirkin görünerek değil, güzel gösterilerek gelir.
Üçüncü İbret: Günah İşlemek Değil, Günahı Savunmak Tehlikelidir
A'râf Suresi, 22. Ayet
Hz. Âdem ile Havva validemiz şeytanın vesvesesine aldanarak Allah'ın yasakladığı ağaca yaklaştılar. Fakat burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta vardır. Onlar günah işledikten sonra kibirlenmediler, bahane üretmediler ve hatalarını savunmadılar. Hatalarını hemen fark ederek Allah'a yöneldiler.
İşte insan ile şeytan arasındaki en büyük fark burada ortaya çıkmaktadır. Şeytan hata yaptığında suçunu kabul etmedi. Kendisini haklı çıkarmaya çalıştı ve kibirlendi. Hz. Âdem ise hata yaptığını anlayınca Rabbine yöneldi, pişman oldu ve bağışlanma diledi.
Kur'an bize şunu öğretmektedir: İnsan hata yapabilir. Çünkü insan kusursuz yaratılmamıştır. Fakat önemli olan hatadan sonra takınılan tavırdır. Günahı küçümsemek, meşrulaştırmak veya savunmak insanı felakete götürür. Buna karşılık samimi bir pişmanlık ve tövbe, Allah'ın rahmetine vesile olur.
Bugün de birçok insan yaptığı yanlışları kabul etmek yerine onları haklı göstermeye çalışmaktadır. Oysa müminin tavrı farklıdır. Hatasını fark ettiğinde nefsini savunmaz; Rabbine yönelir ve kendisini düzeltmeye gayret eder.
A'râf Suresi bu yönüyle insana umut vermektedir. Allah Teâlâ kullarından kusursuz olmalarını değil, samimi olmalarını istemektedir. Günah işleyen fakat tövbe eden kul, kibirlenerek günahında ısrar eden kimseden çok daha hayırlı bir durumdadır.
Dördüncü İbret: Şeytan İnsanlığın Açık Düşmanıdır
A'râf Suresi, 27. Ayet
Kur'an, şeytanı yalnızca geçmişte yaşamış bir varlık olarak anlatmaz. Onun kıyamete kadar insanları aldatmaya çalışacağını açıkça haber verir. Bu ayette Rabbimiz bütün insanlığa seslenerek şeytanın en büyük düşmanımız olduğunu hatırlatmaktadır.
Düşmanını tanımayan kimse kendisini koruyamaz. Bu nedenle Kur'an şeytanın yöntemlerini ayrıntılı şekilde anlatmaktadır. O; kibri, öfkeyi, hasedi, gösterişi, israfı ve günahları süsleyerek insanı Allah'ın yolundan uzaklaştırmaya çalışır.
Ancak şeytanın bir sınırı vardır. O insanı zorlayamaz. Sadece vesvese verir ve davette bulunur. Son kararı veren ise insandır. Bu nedenle mümin, iradesini Allah'ın rızası doğrultusunda kullanmalı, şeytanın çağrılarına kulak vermemelidir.
Kur'an okumak, namaz kılmak, dua etmek ve Allah'ı zikretmek şeytanın vesveselerine karşı en güçlü kalkandır. Kalbi Allah ile meşgul olan kimsenin şeytanın tuzaklarına düşmesi çok daha zordur.
Beşinci İbret: Hz. Nûh'un Sabrı ve Kavminin İnkârı
A'râf Suresi, 59. Ayet
A'râf Suresi'nin en dikkat çekici yönlerinden biri, peygamber kıssalarını peş peşe anlatarak insanlığa ortak bir mesaj vermesidir. İlk olarak Hz. Nûh Aleyhisselâm'ın kıssası anlatılır. Yaklaşık dokuz yüz elli yıl boyunca kavmini Allah'ın birliğine davet eden Hz. Nûh, tarihte sabrın en büyük örneklerinden biri olarak gösterilmektedir.
Hz. Nûh'un daveti son derece açıktı: "Allah'a kulluk edin. O'ndan başka ilah yoktur." Aslında bütün peygamberlerin ortak mesajı da buydu. Zamanlar değişmiş, kavimler değişmiş, diller değişmişti; fakat tevhid çağrısı hiç değişmedi.
Ne var ki kavminin ileri gelenleri onu küçümsediler. Onun sıradan bir insan olduğunu söyleyerek davetini reddettiler. Hatta kendisine inanan fakir müminleri aşağılayarak onları yanından kovmasını istediler. Çünkü kibir, hakikati görmenin önündeki en büyük perdelerden biridir.
Bugün de benzer bir durum yaşanmaktadır. İnsan bazen hakikatin kim tarafından söylendiğine bakmakta, ne söylendiğini ikinci plana atmaktadır. Oysa önemli olan sözü söyleyenin makamı değil, sözün hak olup olmadığıdır.
Hz. Nûh'un hayatından çıkarılacak en büyük derslerden biri sabırdır. Yıllarca insanları Allah'a davet etmesine rağmen çok az kişi iman etti. Buna rağmen görevinden vazgeçmedi. Çünkü o sonuçtan değil, tebliğ etmekten sorumluydu.
Bu kıssa bize şunu öğretmektedir: Mümin doğruları anlatırken hemen sonuç beklememelidir. Bazen bir insanın hidayetine vesile olmak yıllar alabilir. Önemli olan Allah'ın rızasını gözeterek sabırla yoluna devam etmektir.
Altıncı İbret: Âd Kavmi Gücüne Güvendi, Allah'ı Unuttu
A'râf Suresi, 65. Ayet
Hz. Hûd Aleyhisselâm'ın gönderildiği Âd kavmi, yaşadığı dönemin en güçlü toplumlarından biriydi. Büyük şehirler kurmuşlar, güçlü yapılar inşa etmişler ve maddî bakımdan büyük bir zenginliğe ulaşmışlardı. Fakat sahip oldukları güç onları Allah'a yaklaştırmak yerine kibre sürükledi.
İnsanlık tarihi boyunca birçok toplum aynı yanlışa düşmüştür. Servet arttıkça Allah'a daha çok şükretmek gerekirken, bazı insanlar bunu kendi başarıları olarak görmeye başlamıştır. Oysa Kur'an, bütün nimetlerin gerçek sahibinin Allah olduğunu tekrar tekrar hatırlatmaktadır.
Hz. Hûd kavmini tevhide çağırdı, onları kibirden vazgeçmeye davet etti. Ancak onlar, "Biz senden daha güçlüyüz." anlayışıyla hareket ettiler. Güçlerine güvenerek Allah'ın azabının gelmeyeceğini düşündüler.
Ne var ki Allah'ın takdiri geldiğinde ne orduları, ne sarayları ne de servetleri onları kurtarabildi. Şiddetli bir rüzgâr günlerce eserek bu büyük medeniyeti yok etti. Kur'an bu olayı anlatırken insanlığa şu mesajı vermektedir: Allah'ın karşısında hiçbir güç sonsuz değildir.
Bugün teknoloji, ekonomi veya askerî güç ne kadar gelişmiş olursa olsun, insan Allah'a muhtaçtır. Bir deprem, bir salgın hastalık veya küçük bir afet bile insana ne kadar aciz olduğunu göstermeye yeter. Bu nedenle gerçek güç, Allah'a teslim olmaktır.
Yedinci İbret: Semûd Kavmi Açık Mucizeyi Görmesine Rağmen İnkâr Etti
A'râf Suresi, 73. Ayet
Hz. Sâlih Aleyhisselâm'ın kavmi olan Semûd, kayaları oyarak evler yapan ileri bir medeniyetti. Allah Teâlâ onlara açık bir mucize olarak dişi deveyi göndermişti. Bu mucizeyi kendi gözleriyle gördükleri hâlde yine de inkâr etmeyi tercih ettiler.
Buradan çıkarılacak önemli ders şudur: Sorun çoğu zaman delil eksikliği değildir. Kalp gerçeği kabul etmek istemediğinde en büyük mucizeler bile fayda vermeyebilir. Çünkü iman yalnızca gözle görmek değil, hakikate teslim olmaktır.
Semûd kavmi Allah'ın emrine karşı gelerek deveyi öldürdü. Böylece kendi elleriyle helâklerini hazırlamış oldular. Ardından gelen büyük sarsıntı onları yurtlarında cansız hâlde bıraktı.
Kur'an bu kıssayı anlatarak bize şu gerçeği öğretmektedir: Allah'ın verdiği nimetleri küçümsemek, peygamberlerin uyarılarını önemsememek ve ilahî sınırları çiğnemek toplumları felakete sürükleyebilir.
A'râf Suresi'nde anlatılan her kavim farklı bir hata işlemiştir; ancak hepsinin ortak noktası tevhidden uzaklaşmaları ve kibirlenmeleridir. Bu yüzden Kur'an kıssaları sadece tarih değil, aynı zamanda geleceğimizi şekillendirecek büyük ibretlerdir.
Sekizinci İbret: Hz. Lût Kavmi Ahlâkî Çöküş Sebebiyle Helâk Oldu
A'râf Suresi, 80. Ayet
Kur'an-ı Kerim yalnızca iman esaslarını değil, ahlâkı da korumayı emretmektedir. A'râf Suresi'nde anlatılan Hz. Lût kıssası bunun en önemli örneklerinden biridir. Lût Aleyhisselâm'ın kavmi, Allah'ın fıtrata uygun olarak koyduğu sınırları terk etmiş, günahı normalleştirmiş ve ahlâkî yozlaşmayı toplumun bir parçası hâline getirmişti.
Hz. Lût onları defalarca uyardı. Allah'ın koyduğu ölçülerin insanlar için bir rahmet olduğunu anlattı. Fakat kavmi uyarıları dinlemek yerine peygamberleriyle alay etmeyi tercih etti. Günahlarını terk etmek yerine, doğruları söyleyen kişiyi susturmaya çalıştılar.
Bu kıssa günümüz insanı için de önemli bir ibret taşımaktadır. Bir toplum günahı sıradanlaştırmaya başladığında, iyiliği ayıplayıp kötülüğü normal görmeye başladığında büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalır. Çünkü ahlâk çöktüğünde toplumun temelleri de sarsılır.
Kur'an'ın amacı insanları korkutmak değil, korumaktır. Allah'ın emir ve yasakları insanların huzuru, aile yapısı ve toplum düzeni için gönderilmiştir. Bu nedenle mümin, Allah'ın çizdiği sınırları bir yük olarak değil, ilahî rahmet olarak görmelidir.
Dokuzuncu İbret: Ticarette Dürüstlük İmanın Parçasıdır
A'râf Suresi, 85. Ayet
Hz. Şuayb Aleyhisselâm'ın kavminin en büyük problemi ticarette dürüst davranmamalarıydı. Ölçü ve tartıda hile yapıyor, insanların haklarını eksiltiyor ve haksız kazancı normal görüyorlardı.
Kur'an bu kıssa ile çok önemli bir gerçeği öğretmektedir: İbadet ile ticaret birbirinden ayrı değildir. Namaz kılan bir insanın alışverişte dürüst olmaması, Allah'ın razı olduğu bir davranış değildir. Çünkü İslam yalnızca camide yaşanan bir din değil, hayatın tamamını kuşatan bir hayat nizamıdır.
Bugün de ticarette güven en büyük sermayedir. Hile, aldatma, fırsatçılık ve kul hakkı kısa vadede kazanç gibi görünse de bereketi yok eder. Helâl kazanç ise az bile olsa insanın gönlüne huzur verir.
Hz. Şuayb'ın kıssası bize şunu öğretmektedir: Tevhid inancı yalnızca Allah'ın birliğine inanmak değildir. Aynı zamanda O'nun koyduğu ahlâk kurallarını ticaretimizde, iş hayatımızda ve günlük yaşantımızda uygulamaktır.
Onuncu İbret: Firavun'un Kibri Onu Helâke Götürdü
A'râf Suresi'nde anlatılan Hz. Musa kıssasının temel mesajlarından
A'râf Suresi'nin en uzun bölümlerinden biri Hz. Musa ile Firavun arasındaki mücadeledir. Firavun, sahip olduğu güç ve saltanat sebebiyle kendisini ilahlaştıracak kadar kibirlenmişti. Oysa ne hayatı yaratabiliyor ne ölümü engelleyebiliyor ne de kendisine gelecek azabı durdurabiliyordu.
Hz. Musa ise elinde dünya gücü olmamasına rağmen Allah'a güveniyordu. İşte Kur'an burada iki farklı karakteri karşı karşıya getirmektedir. Bir tarafta gücünü kendisinden bilen Firavun, diğer tarafta gücünü Allah'tan alan Hz. Musa...
Tarih bize göstermektedir ki zulüm uzun süre devam edebilir; fakat sonsuza kadar sürmez. Firavun'un orduları, sarayları ve hazineleri onu kurtaramadı. Allah'ın emri geldiğinde Kızıldeniz onun sonu oldu.
Bu kıssa her çağdaki zalimlere bir uyarıdır. Güç, makam ve servet insanı kurtarmaz. Kalıcı olan yalnızca Allah'ın rızasıdır. Aynı zamanda mazlumlara da büyük bir teselli vermektedir. Allah, sabreden kullarını asla yalnız bırakmaz.
A'râf Suresi'nin Bu Bölümünden Alacağımız Dersler
- Günah normalleştirildiğinde toplum büyük tehlike altına girer.
- Allah'ın koyduğu sınırlar insanı korumak içindir.
- Ticarette dürüstlük imanın ayrılmaz bir parçasıdır.
- Kul hakkı, Allah katında son derece önemli bir sorumluluktur.
- Kibir, insanı Firavun'un yoluna götürür.
- Allah'a güvenenler sonunda mutlaka O'nun yardımına kavuşurlar.
- Zulüm ne kadar güçlü görünürse görünsün, sonunda mutlaka kaybeder.
On Birinci İbret: A'râf Ehli ve Ahiret Gerçeği
A'râf Suresi, 46. Ayet
Sureye adını veren "A'râf", cennet ile cehennem arasında bulunan yüksek bir bölgeyi ifade etmektedir. Kur'an burada bulunan insanların hem cennetlikleri hem de cehennemlikleri tanıyacağını haber vermektedir. Bu sahne, kıyamet gününün ne kadar büyük ve kesin bir gerçek olduğunu hatırlatmaktadır.
Kur'an bu tabloyu anlatarak insanın dünya hayatında yaptığı tercihlerin ahirette mutlaka karşılık bulacağını göstermektedir. Dünya hayatı geçicidir; makamlar, servetler ve şöhret bir gün sona erecektir. Ancak iman, salih amel ve güzel ahlak insanla birlikte kabre girecek ve ahirette karşısına çıkacaktır.
A'râf ehlinin anlatılması, insanı korkutmak için değil; hesaba hazırlamak içindir. Mümin, yaptığı her iyiliğin Allah katında karşılığını bulacağını bilir. Aynı şekilde hiçbir kötülüğün de karşılıksız kalmayacağını bilir. Bu bilinç, insanın hayatını daha dikkatli yaşamasını sağlar.
Ahiret inancı güçlü olan kimse kul hakkına girmez, haksızlık yapmaz, emanete ihanet etmez ve Allah'ın razı olmadığı yollardan uzak durmaya çalışır. Çünkü bilir ki gerçek hesap günü mutlaka gelecektir.
Kur'an Kıssaları Neden Anlatılıyor?
A'râf Suresi boyunca Hz. Âdem, Hz. Nûh, Hz. Hûd, Hz. Sâlih, Hz. Lût, Hz. Şuayb ve Hz. Musa'nın kıssaları peş peşe anlatılmaktadır. İlk bakışta bu olaylar tarihî bilgiler gibi görülebilir. Oysa Kur'an'ın amacı tarih öğretmek değildir. Rabbimiz bu kıssalarla insanın kalbini eğitmekte ve ona hayat rehberliği sunmaktadır.
Her peygamberin ortak çağrısı aynıdır: "Allah'a kulluk edin. O'ndan başka ilahınız yoktur." Demek ki insanlığın en büyük problemi teknoloji eksikliği veya bilgi eksikliği değil; Allah'tan uzaklaşmasıdır.
Kur'an kıssalarında anlatılan kavimlerin çoğu güçlü medeniyetler kurmuştu. Büyük şehirler inşa etmişler, zenginleşmişler ve maddî bakımdan ilerlemişlerdi. Ancak iman ve ahlak zayıflayınca sahip oldukları güç onları kurtaramadı. Böylece Kur'an bize medeniyetlerin yalnızca teknolojiyle değil, adalet ve imanla ayakta kalacağını öğretmektedir.
Bugün de aynı hakikat geçerlidir. Bir toplum ilimde ilerleyebilir, ekonomik olarak güçlenebilir; fakat adaletini, ahlakını ve Allah'a bağlılığını kaybederse uzun vadede huzurunu da kaybeder. A'râf Suresi bu yönüyle yalnızca geçmişi değil, bugünü ve geleceği de aydınlatmaktadır.
A'râf Suresi Bizlere Ne Öğretiyor?
- Kibir, insanı Allah'ın rahmetinden uzaklaştırabilir.
- Şeytanın en büyük silahı vesvesedir; mümin uyanık olmalıdır.
- Hata yapmak insanın fıtratındandır; önemli olan samimi tövbedir.
- Allah'ın bütün peygamberleri insanları tevhide davet etmiştir.
- Sabır, peygamberlerin ortak vasfıdır.
- Servet ve güç insanı kurtarmaz; kurtuluş Allah'a teslimiyettedir.
- Ticarette dürüstlük ve kul hakkına riayet gerçek imanın göstergesidir.
- Kur'an kıssaları geçmişi anlatmak için değil, bugüne rehber olmak için indirilmiştir.
- Ahiret gerçektir ve herkes yaptıklarının hesabını verecektir.
A'râf Suresi, Kur'an-ı Kerim'in en ibretli surelerinden biridir. Sure boyunca anlatılan her kıssa, insanın kendi hayatını sorgulaması için bir aynadır. Şeytanın kibri, Hz. Âdem'in tövbesi, Hz. Nûh'un sabrı, Hz. Hûd'un cesareti, Hz. Sâlih'in tebliği, Hz. Lût'un iffeti, Hz. Şuayb'ın dürüstlük çağrısı ve Hz. Musa'nın Allah'a tevekkülü; her çağdaki mümin için yol gösterici örneklerdir.
Kur'an'ın anlattığı bu kıssalar yalnızca okunup geçilecek hikâyeler değildir. Her biri insanın kendi nefsini tanımasına, hatalarını fark etmesine ve Rabbine daha samimi bir şekilde yönelmesine vesile olur. A'râf Suresi bize göstermektedir ki toplumları yıkan şey çoğu zaman dış düşmanlar değil; kibir, zulüm, haksızlık, nankörlük ve Allah'ın emirlerinden uzaklaşmaktır.
Bugün de huzurun yolu değişmemiştir. Allah'a iman etmek, Kur'an'ın rehberliğinde yaşamak, Peygamber Efendimizin sünnetine sarılmak, adaletli olmak, kul hakkından sakınmak ve tevazu sahibi olmak insanı hem dünyada hem de ahirette kurtuluşa ulaştıracaktır.
Rabbimiz bizleri A'râf Suresi'nde anlatılan ibretlerden ders alan, şeytanın vesveselerine karşı uyanık olan, kibirden uzak duran, doğruluktan ayrılmayan, adalet ve merhamet üzere yaşayan kullarından eylesin. Kur'an'ı yalnızca okuyan değil, anlayan ve hayatına uygulayan kullarından olmayı hepimize nasip etsin. Âmin.