Allah’ı Kim Yarattı Sorusu: Yaratıcı ile Yaratılmışı Aynı Ölçüde Düşünme Hatası
“Her şeyi Allah yarattıysa Allah’ı kim yarattı?” sorusu, insanın zihnine çocuklukta da yetişkinlikte de gelebilir. Bu soru soruldu diye bir kimseyi küçümsemek, imanını yargılamak veya onu susturmak doğru değildir. Fakat sorunun içinde fark edilmesi gereken önemli bir karışıklık vardır: Yaratılmış varlıklar için geçerli olan “başlangıç, değişim, bağımlılık ve sebebe muhtaçlık” ölçüsü, yaratıcı hakkında da geçerli kabul edilmektedir.
İslâm’ın Allah inancı, evrendeki varlıklardan çok güçlü bir varlığı “Allah” diye adlandırmak değildir. Allah; varlığı kendinden olan, başlangıcı bulunmayan, hiçbir şeye dayanmayan ve bütün varlığın kendisine dayandığı yaratıcıdır. Bu sebeple “Allah’ı kim yarattı?” denildiğinde, aslında “Yaratılmamış olan yaratıcıyı hangi yaratıcı yarattı?” diye sorulmuş olur. Cümle dil bilgisi bakımından kurulabilir; fakat taşıdığı kavramlar birbiriyle çelişir.
Bu yazıda soruyu yalnızca bir cümleyle geçiştirmeyeceğiz. “Her şeyin bir yaratıcısı vardır” sözündeki problemi, sebep zincirinin neden nihai bir açıklama olamayacağını, Allah’ın ezelî oluşunu, zamanla ilişkisini, Kur’an’ın meseleye nasıl baktığını ve bu düşüncenin vesveseye dönüştüğü durumlarda ne yapılması gerektiğini adım adım ele alacağız.
Soru Neden İlk Bakışta Güçlü Görünür?
Günlük hayatta gördüğümüz hemen her şey sonradan ortaya çıkar. Bir bina ustaya, bir kitap yazara, bir telefon tasarım ve üretime, bir ağaç da tohuma ve kendisini geliştirecek şartlara bağlıdır. İnsan zihni bu düzenli tecrübeden hareketle “Ortaya çıkan her şeyin bir sebebi olmalıdır” sonucuna ulaşır. Bu son derece makul bir akıl yürütmedir.
Karışıklık, bu doğru ilkenin “Var olan her şeyin mutlaka kendisini yaratan başka bir varlığı vardır” biçimine dönüştürülmesiyle başlar. Eğer gerçekten var olan her şey istisnasız biçimde başka biri tarafından yaratılmak zorundaysa, hiçbir zaman yaratıcıya ulaşamayız. Her yaratıcıdan önce başka bir yaratıcı, ondan önce de bir başkası aranır. Bu durumda “yaratıcı” kelimesi, bağımsız yaratıcı anlamını kaybeder; yaratılmışlar zincirinin bir halkasına dönüşür.
Doğru ifade şudur: Başlangıcı olan, değişen, birleşik parçalardan oluşan veya varlığı başka şartlara bağlı bulunan şey açıklamaya ve sebebe muhtaçtır. Allah ise İslâm inancında başlangıcı olan bir varlık değil, bütün başlangıçların yaratıcısıdır.
Dolayısıyla aklın ulaştığı ilke “Her şey yaratılmıştır” değildir. İlke, “Yaratılmış olanın bir yaratıcısı; bağımlı olanın da bağımlı olmadığı bir dayanağı bulunmalıdır” şeklindedir. Allah’a inanmak, bu ilkeyi bozmak değil; ilkeyi tamamlayacak bağımsız ve ezelî temeli kabul etmektir.
Yaratıcı ile Yaratılmış Aynı Varlık Türü Değildir
Bir sorunun anlamlı olması için yüklediği özelliğin konuya uygun olması gerekir. “Yedi sayısı hangi renktir?”, “Adalet kaç kilogramdır?” veya “Kuzey kutbunun daha kuzeyi neresidir?” soruları kelimelerden oluşur; ancak farklı kategorilere ait özellikleri birbirine karıştırır. Sayının rengi, adaletin ağırlığı olmaz. Kuzey kutbuna ulaştıktan sonra aynı anlamda daha kuzeye gidilemez.
“Yaratıcıyı kim yarattı?” sorusunda da benzer bir kategori hatası vardır. “Yaratılmış olmak”, varlığı kendinden olmayanların niteliğidir. “Allah” kelimesi ise burada bütün yaratılmışların kaynağı olan, kendisi yaratılmamış ve var olmak için başkasına ihtiyaç duymayan ilâhı ifade eder. Eğer hakkında konuştuğumuz varlığı başka biri yaratmışsa, o varlık İslâm’ın kastettiği Allah değildir; o da yaratılmıştır ve gerçek açıklama henüz bulunmamıştır.
Bu ayrım, “Allah için ayrıcalık uydurmak” değildir. Tanımın gereğini korumaktır. Nasıl ki evli olmayan kişiye “bekâr” denilmesi keyfî bir ayrıcalık değilse, mutlak yaratıcı denildiğinde de yaratılmamışlık zaten kavramın içindedir. “Yaratılmış yaratıcı” sözü ise “dört köşeli daire” gibi kendi içinde çelişir.
Kur’an’ın sorduğu temel soru: “Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?”
Tûr Suresi, 52/35. Ayetin devamında gökleri ve yeri onların yaratıp yaratmadığı da sorulur.
Bu ayet, insanı birkaç ihtimalle yüzleştirir: İnsan hiçbir sebep olmadan mı ortaya çıktı? Kendisini kendisi mi yarattı? Evreni o mu meydana getirdi? Bir şeyin kendisini yaratabilmesi için var olmadan önce var olması gerekir ki bu açık bir çelişkidir. Yokluk da kendi başına varlık üretme gücüne sahip değildir. Geriye, yaratılmış düzenin dışında ve ona varlık verebilecek bir yaratıcıyı kabul etmek kalır.
“Her Şeyin Bir Yaratıcısı Vardır” Sözü Neden Eksiktir?
İman anlatılırken sıkça “Bir iğne bile ustasız olmaz; öyleyse kâinat da yaratıcısız olmaz” denilir. Bu örnek, düzenli ve sanatlı bir eserin bilgi ve iradeye işaret ettiğini anlatmak bakımından değerlidir. Fakat sonuç “Var olan her şeyin yaratıcısı vardır” şeklinde kurulursa, dinleyenin “Öyleyse Allah’ın yaratıcısı kim?” demesi anlaşılır hâle gelir.
Daha dikkatli ifade etmek gerekir: İğne yapılmış bir eşyadır; kendiliğinden ve ezelden beri var değildir. Kâinat da değişen, ölçülü ilişkiler taşıyan, parçalardan oluşan ve her an belirli şartlara bağlı bulunan bir varlık alanıdır. İğne ile kâinatın ortak yönü yalnızca “var olmaları” değil; yapılmışlık, düzen, ölçü ve bağımlılık göstermeleridir.
Allah hakkında ise İslâm’ın iddiası, “O da bir zamanlar yoktu, sonra sebebi olmadan ortaya çıktı” değildir. Böyle bir iddia gerçekten açıklamasız kalırdı. İslâm, Allah’ın hiç başlamadığını; yokluktan varlığa geçmediğini; değişime, mekâna, zamana ve başka bir varlığa dayanmadığını söyler. Sebep arama ilkesi, sonradan olanı açıklar. Sonradan olmayan için “Ne zaman başladı, kim başlattı?” soruları uygulanamaz.
Vâcibü’l-vücûd Ne Demektir?
İslâm düşüncesinde bu mesele çoğu zaman “mümkün varlık” ve “Vâcibü’l-vücûd” kavramlarıyla açıklanır. Kavramlar ilk anda ağır görünebilir; fakat işaret ettikleri fark oldukça açıktır.
Mümkün varlık, var olması da olmaması da düşünülebilen, niçin bu şekilde ve bu zamanda bulunduğu başka bir açıklama gerektiren varlıktır. Bizim var olmamız zorunlu değildi. Başka bir ailede, başka bir çağda doğabilir veya hiç doğmayabilirdik. Bir ağacın burada bulunması, bir yıldızın belirli özelliklere sahip olması, maddenin belli bir düzen içinde hareket etmesi de kendiliğinden zorunlu görünmez. Bunlar “başka türlü olabilirdi” dediğimiz varlıklardır.
Vâcibü’l-vücûd ise varlığı kendinden olan, yokluğu düşünüldüğünde bütün varlık açıklamasının çöktüğü, hiçbir şeye borçlu ve bağımlı olmayan zorunlu varlık demektir. İslâm âlimleri bu kavramla Allah’ın “başkasından varlık almayan; aksine bütün mümkün varlıklara varlık veren” oluşunu anlatmıştır.
Buradaki “zorunluluk”, Allah’ın istemeden var olması anlamına gelmez. Allah’ın varlığının başka bir sebebe muhtaç olmadığını anlatır. Onun ilmi, iradesi ve kudreti sonradan kazanılmış nitelikler değildir. Yaratılmışların sahip olduğu imkânlar verilir, sınırlanır ve kaybedilebilir. Allah’ın kemal sıfatları ise zatına aittir.
Sebep Zinciri Neden Asıl Açıklama Olamaz?
Bir çocuğun “Beni kim dünyaya getirdi?” sorusuna anne ve babasıyla cevap verebiliriz. Onların varlığı için de kendi anne babalarını gösteririz. Biyolojik sebepler zincirinde geriye doğru birçok halka sayılabilir. Fakat bu halkalar, varlığın tamamının niçin mevcut olduğunu açıklamaz. Çünkü zincirdeki her insan varlığını başkasından almış, sınırlı ve ölümlü bir varlıktır.
Şöyle düşünelim: Bin lambanın her biri ışığını yanındaki lambadan alıyor olsun. “İlk ışık kaynağı nerede?” diye sorduğumuzda yalnızca yeni lambalar göstermek, ışığın niçin var olduğunu açıklamaz. Lambaların sayısı bin yerine milyar olsa da hepsi ödünç ışık taşıyorsa, zincirin dışında ışığı kendinden olan bir kaynak gerekir. Bağımlıların sayısını çoğaltmak bağımsız bir varlık meydana getirmez.
Benzer biçimde, her halkanın varlığı kendinden önceki halkaya bağlı olan sonsuz bir sıra varsaymak, “Bu bağımlı düzen bütünüyle nasıl var?” sorusunu ortadan kaldırmaz. Zincirin her halkası “Varlığımı kendimden almıyorum” demektedir. Bütün halkaların aynı yoksunluğu taşıması, zincire kendiliğinden varlık verme gücü kazandırmaz.
Burada matematikte “sonsuz” kavramının kullanılamayacağını söylemiyoruz. Tartışma, sayısal sonsuzluk değil, varlığı şu anda başkasına bağlı olan sebeplerin nihai açıklama olup olamayacağıdır. İslâm düşüncesindeki teselsül eleştirisi, kendisi de bütünüyle borçlu olan nedenlerin, varlık borcunu sonsuza kadar birbirine aktarmasının gerçek bir kaynak sunmadığını belirtir.
Önemli ayrım: Allah, sebep zincirinin çok eski birinci halkası değildir. Halkaların tümüne varlık veren, fakat kendisi o zincirin bağımlı bir halkası olmayan yaratıcıdır.
“Allah’a İstisna Yapmak” Mantık Hatası mıdır?
Bazen bu açıklamaya “Kâinat için sebep istiyorsunuz fakat Allah’ı sebepsiz bırakıyorsunuz; bu özel muamele değil mi?” diye itiraz edilir. İtiraz, eğer savunulan önerme “Her şeyin sebebi vardır, yalnız Allah hariç” olsaydı güçlü olurdu. Fakat savunulan önerme bu değildir.
Önerme şudur: Varlığı başka şartlara bağlı olan her şey, yeterli bir açıklamaya muhtaçtır. Allah zaten varlığı başka şarta bağlı olmayan gerçeklik olarak düşünülmektedir. Onu da bağımlı sayarsak “Allah” dediğimiz şeyi reddetmiş değil, kelimeyi yanlış bir varlığa vermiş oluruz. Soruyu sadece bir basamak geriye taşırız.
Doktor “Her hastalığın bir açıklaması olmalı” dediğinde sağlığın da hastalığını aramaz. Çünkü sağlık ile hastalık aynı özellik değildir. Bir hâkim, “Her borcun bir alacaklısı vardır” dediğinde alacaklıya da aynı borcu yüklemez. Benzer şekilde yaratılmışın sebebini aramak, yaratılmamış yaratıcıya yaratılmışlık yüklemeyi gerektirmez.
Elbette “Vâcibü’l-vücûd vardır” sonucu yalnızca bir tanım oyunu değildir. Çevremizdeki mümkün ve bağımlı varlıklardan hareket ederek, bunların nihai dayanağının da mümkün ve bağımlı olamayacağını düşünürüz. Tanım, ulaşılan varlığın nasıl olması gerektiğini berraklaştırır: Başlangıçsız, bağımsız, bir, irade ve kudret sahibi.
Evrenin Kendisi Zorunlu ve Ezelî Olamaz mı?
“Neden zorunlu varlık olarak Allah’ı kabul ediyoruz da evreni kabul etmiyoruz?” sorusu ciddi biçimde ele alınmalıdır. İslâm düşüncesinin verdiği cevap, evrenin gördüğümüz özelliklerine dayanır. Evren değişmektedir; parçalardan ve ilişkilerden oluşmaktadır; belirli ölçüler, kanunlar ve şartlar altında bulunmaktadır. Parçaları birbirine bağlı bir bütün, kendi varlığının kayıtsız ve şartsız kaynağı gibi görünmez.
Bir şeyin düzeninin olması, o düzeni kendi kendine kurduğunu göstermez. Evrenin kanunlara uygun işlemesi de “Bu kanunlar niçin var, niçin bunlar var, varlık niçin hiçlik yerine mevcut?” sorularını bitirmez. Bilim, evrendeki olayların hangi düzen içinde gerçekleştiğini büyük bir başarıyla araştırır. Metafizik soru ise o düzenin ve varlık alanının niçin bulunduğunu sorar. Bu sorular çatışmak zorunda değildir; farklı açıklama düzeylerine yönelir.
Evrenin bir başlangıç evresine dair bilimsel modeller, Allah inancı lehinde düşünmeyi teşvik edebilir; ancak iman yalnızca güncel bir kozmoloji modelindeki boşluğa kurulmaz. Bilimsel modeller ayrıntılarda gelişebilir. Allah, henüz bilimin açıklayamadığı noktaları geçici olarak dolduran bir “boşluk cevabı” değildir. Mümin, açıklanmış fiziksel süreçlerin de açıklanmamış süreçlerin de varlığını, ölçüsünü ve kanunlarını Allah’ın yaratmasıyla ilişkilendirir.
Allah Zamanın İçinde midir?
“Allah yaratmadan önce ne yapıyordu?” veya “Allah ne zamandan beri var?” soruları da yaratıcıyı zaman çizgisinin içine yerleştirebilir. Oysa İslâm inancına göre zaman, yaratılmış âlemin ölçülerindendir. “Önce” ve “sonra” dediğimiz ilişkiler, değişimin ve zamanın bulunduğu düzende anlam kazanır. Allah zamanın içindeki yaşlı bir varlık değildir; zamanı ve zaman içinde gerçekleşenleri yaratandır.
Bir romanın yazarı, roman kahramanlarının takvimine mahkûm değildir. Kitaptaki pazartesi ile salı arasındaki süre yazarı yaşlandırmaz. Elbette bu benzetme Allah’ın hakikatini kuşatamaz; yalnızca yaratıcı ile yaratılmış zaman arasındaki farkı zihne yaklaştırır. Allah’ın yaratılmışlara benzemediği gerçeği her benzetmenin sınırını hatırlatır.
“O, İlk’tir, Son’dur, Zâhir’dir, Bâtın’dır. O, her şeyi hakkıyla bilendir.”
Hadîd Suresi, 57/3
Allah’ın “Evvel” oluşu, başka şeylerden çok daha önce var olmasıyla sınırlı değildir. Onun varlığının başlangıcı yoktur. “Âhir” oluşu da her şeyden uzun yaşaması değil; varlığının son bulmamasıdır. İnsan zihni başlangıcı olmayanı hayal etmekte zorlanabilir. Fakat hayal edememek, çelişki bulmak demek değildir. Sonsuz uzayı veya zamanın başlangıcını da bir resim gibi zihnimizde bütünüyle canlandıramayız; buna rağmen onlar hakkında tutarlı biçimde düşünebiliriz.
İhlâs Suresi Bu Soruyu Nasıl Cevaplar?
İhlâs Suresi kısa olmasına rağmen Allah tasavvurunun temel ölçülerini verir. Allah birdir; Samed’dir, yani herkes ve her şey kendisine muhtaçken O hiçbir şeye muhtaç değildir. Doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey de onun dengi değildir.
قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌۚ اَللّٰهُ الصَّمَدُۚ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْۙ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ
“De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir. Doğurmamış ve doğmamıştır. Onun hiçbir dengi yoktur.”
İhlâs Suresi, 112/1-4
“Doğmamıştır” ifadesi, Allah’ın bir soy zincirinin devamı olmadığını; varlığını bir öncekinden almadığını bildirir. “Samed” ismi, bütün muhtaçların ona yöneldiğini, onun ise hiçbir şeye muhtaç olmadığını öğretir. “Hiçbir dengi yoktur” hükmü de Allah’ı yaratılmışların özellikleriyle ölçmemizi engeller.
Bu sure bize yalnızca “Allah’ı kimse yaratmadı” sonucunu vermez; Allah hakkında doğru düşünmenin yöntemini de öğretir. İnsan, dünyadaki baba-oğul ilişkisini, doğumu, büyümeyi, yaşlanmayı ve mekânda bulunmayı Allah’a taşıyamaz. Allah vardır; fakat varlığı bizim varlığımız cinsinden değildir. Bilir; fakat öğrenerek bilmez. Gücü vardır; fakat enerji toplayarak güçlenmez. Yaratır; fakat malzemeye, araca ve yardımcıya muhtaç olmaz.
Kur’an Allah’ı Neden Yaratılmışlara Benzetmez?
İnsan, bilmediğini bildiğine benzeterek anlamaya çalışır. Bu öğrenmenin doğal yollarından biridir. Ancak konu Allah’ın zatı olduğunda benzetme yanıltıcı hâle gelebilir. Çünkü zihnimizde canlandırdığımız her şekil, sınır, renk ve görüntü yaratılmış dünyadan alınmıştır.
“Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”
Şûrâ Suresi, 42/11
Ayet iki dengeyi birlikte kurar. Bir yandan Allah’ın hiçbir şeye benzemediğini bildirir; diğer yandan işitme ve görme sıfatlarını öğreterek onu bilinemez, ilgisiz bir güç gibi sunmaz. Mümin Allah’ın varlığını, birliğini, isim ve sıfatlarını vahyin bildirdiği ve aklın doğruladığı ölçüde bilir. Fakat Allah’ın zatının “nasıl” olduğunu kuşatamaz.
Bir eserden sanatkârın ilim ve irade sahibi olduğunu anlamak, sanatkârın zatını bütünüyle görmeyi gerektirmez. Kâinattaki hayat, ölçü, hikmet, güzellik ve birbirine uygunluk da yaratıcı hakkında bilgi verir. Fakat bu işaretlerden hareketle Allah’ı evrenin içinde bir cisim gibi tasarlamak doğru değildir.
Risale-i Nur’da Eserden Müessire Bakış
Bediüzzaman Said Nursî, varlıkta görülen sanat ve düzenin kendiliğinden açıklanamayacağını anlatırken sade ve çarpıcı örnekler kullanır:
“Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz.”
Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Onuncu Söz
Bu sözün hedefi, Allah’ı da iğne ve harf gibi yapılmış bir nesne saymak değildir. Tam tersine, iğne ile ustayı; harf ile kâtibi aynı sınıfa koymamayı öğretir. Eser, kendisini yapanın delilidir; fakat usta eserin bir parçası değildir. Kitaptaki bir cümlenin yazarı, cümlenin içindeki kelimelerden biri olmadığı gibi, kâinatın yaratıcısı da kâinat içindeki sebeplerden yalnızca biri değildir.
Risale-i Nur’da sıkça vurgulanan “mümkünat” düşüncesi de buraya bağlanır. Varlığı kendinden olmayan her şey, hâliyle “Beni tercih eden, ölçen ve var eden biri var” anlamını taşır. Bir çiçeğin renkleri, bir canlının organları, gökyüzündeki büyük denge ve insanın şuur sahibi oluşu ayrı ayrı işaretlerdir. Fakat delillerin gösterdiği yaratıcı, deliller gibi sonradan yapılmış olamaz. Aksi hâlde o da açıklanması gereken yeni bir eser olur.
Bediüzzaman’ın yaklaşımında sebepler, Allah’ın kudretine perde olan düzenli vasıtalardır; gerçek yaratma gücüne sahip bağımsız ilâhlar değildir. Tohum ağacın yaratılmasına vesile olur ama ağacın hücrelerini bilen, güneşi yöneten ve toprağın bütün unsurlarına hükmeden bir ilme sahip değildir. Sebeplerin topluca yapamadığı işi Allah’ın yaratması açıklar. Böylece iman, sebepleri inkâr etmek değil, onlara sahip olmadıkları mutlak gücü vermemektir.
Peygamberimiz Bu Sorunun Gelebileceğini Bildirmiştir
“Allah’ı kim yarattı?” düşüncesi yalnızca modern çağın ürettiği bir itiraz değildir. Peygamber Efendimiz ﷺ, şeytanın insana yaratılmışların yaratıcısını sordura sordura sonunda “Rabbinizi kim yarattı?” sorusuna kadar götürebileceğini haber vermiştir. Böyle bir vesveseyle karşılaşan kişiye Allah’a sığınmasını ve düşünceyi sürdürmemesini öğütlemiştir.
فَلْيَسْتَعِذْ بِاللّٰهِ وَلْيَنْتَهِ
“Allah’a sığınsın ve o düşünceyi sürdürmeyi bıraksın.”
Sahih-i Buhârî, Bed’ü’l-halk, 11; Sahih-i Müslim, Îmân, 214
Başka bir rivayette aynı tür düşünceyle karşılaşan kimsenin şöyle demesi öğretilir:
آمَنْتُ بِاللّٰهِ
Okunuşu: Âmentü billâh.
Anlamı: Allah’a iman ettim.
Sahih-i Müslim, Îmân, 212
Hadisteki “düşünmeyi bıraksın” emri, samimi sorular sormayı veya aklî delilleri araştırmayı yasaklamaz. Kur’an zaten insanı düşünmeye, göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür etmeye çağırır. Burada bırakılması istenen şey, cevabı anlaşılmış olmasına rağmen zihnin aynı soruyu sonuç üretmeden tekrar tekrar döndürmesidir. Çünkü vesvese hakikati öğrenmek için soru sormaz; kesinlik hissini sonsuza kadar ertelemek için yeni bir şüphe üretir.
Samimi Soru ile Vesvese Nasıl Ayırt Edilir?
Bir insan bu soruyu gerçekten anlamak için sorabilir. Böyle bir kişiye “Sus, bu küfürdür” demek hem haksızlık hem de eğitimsizlik olur. Samimi soru delil dinler, kavramları ayırmaya çalışır ve makul bir açıklamayla ilerler. Vesvese ise aynı cevabı kabul etmiş gibi görünse de “Ya yine de?” diyerek yeniden başlar.
Samimi araştırmanın bazı işaretleri
- Soru belirli ve anlaşılabilir bir cevap arar.
- Kişi kavramların anlamını öğrenmeye açıktır.
- Yeni delil geldiğinde düşüncesini gözden geçirebilir.
- Araştırma, günlük hayatı ve ibadetleri felç eden bir döngüye dönüşmez.
- Amaç korkuyu anlık olarak susturmak değil, hakikati anlamaktır.
Vesvese döngüsünün bazı işaretleri
- Aynı soru, cevaplandıktan birkaç dakika sonra aynı kaygıyla geri gelir.
- Kişi bilgi değil, yüzde yüz rahatlık hissi arar; fakat hiçbir cevap bu hissi kalıcı vermez.
- “Aklıma geldiğine göre imanımı kaybettim mi?” korkusu sürekli kontrol edilir.
- Tekrar tekrar fetva sormak, kelime-i şehadet getirmek veya zihni zorla susturmak geçici rahatlama sağlar; sonra kaygı büyür.
- Düşünce namazı, uykuyu, işi ve aile hayatını belirgin biçimde aksatır.
İlk durumda öğrenmek, okumak ve ehil kişilerle konuşmak faydalıdır. İkinci durumda ise her tekrarda yeni bir felsefî tartışmaya girmek vesveseyi besleyebilir. Hadisin gösterdiği yol; Allah’a sığınmak, “Âmentü billâh” demek, soruya verdiğimiz sağlam cevabı hatırlamak ve dikkati faydalı işe çevirmektir.
Aklımıza Böyle Bir Düşüncenin Gelmesi Küfür müdür?
Hayır. İnsanın iradesi dışında zihnine gelen bir düşünce, onun seçtiği inanç değildir. Sahâbeden bazıları, dile getirmeyi bile çok ağır buldukları düşüncelerin içlerine geldiğini Peygamberimize anlatmışlardı. Allah Resûlü ﷺ, onların bu düşüncelerden rahatsız olmalarını imanın açık bir işareti olarak değerlendirdi. Burada övülen şey düşüncenin içeriği değil, kalbin onu benimsememesi ve ondan rahatsız olmasıdır.
Ayrıca sahih hadiste, insanın içinden geçenlerin konuşulmadıkça veya davranışa dönüştürülmedikçe bağışlandığı bildirilir. Zihne gelen ile kalben onaylanan aynı değildir. Kapıdan izinsiz giren bir yabancı, ev sahibinin davetlisi sayılmaz. Vesvese de kalbe uğrayabilir; kişinin onu istememesi, imanını korumaya çalışması ve Allah’a yönelmesi ayrı bir irade beyanıdır.
Kendinizi hemen tekfir etmeyin: İstenmeyen düşünce iman hükmü değildir. İman, kalbin tasdiki ve kişinin tercihidir. Rahatsız edici fikirle mücadele ederken sürekli “Acaba kâfir oldum mu?” kontrolü yapmak da vesveseyi artırabilir.
Şüphesini bilinçli biçimde benimseyen, inkârı savunan kişi ile aklına istemeden bir cümle gelen kişi aynı değildir. Buna rağmen kimse insanların kalbini okuyamaz. Müminin görevi kendi imanını ilim, ibadet, dua ve güzel amelle beslemektir; başkalarının imanını aceleyle yargılamak değildir.
Vesvese Geldiğinde Uygulanabilecek Altı Adım
- Düşünceyi tanıyın: “Bu, iradem dışında gelen ve daha önce cevabını öğrendiğim bir vesvesedir” deyin. Onu imanınızın gerçek sesi gibi yorumlamayın.
- Allah’a sığının: “Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm” deyin. Bunu paniğe kapılarak yüzlerce kez tekrarlamak yerine, sünnetin öğrettiği bilinçli bir yöneliş olarak söyleyin.
- İmanınızı ifade edin: “Âmentü billâh” diyerek tercihinizi hatırlayın. Zihninizdeki gürültüden çok kalbinizin ve iradenizin yönüne bakın.
- Sağlam cevabı bir kez hatırlayın: “Yaratılmış olan yaratıcı ister. Allah yaratılmış değil, bütün varlığın ezelî yaratıcısıdır.” Bundan sonra aynı tartışmayı zihninizde yeniden kurmayın.
- Dikkatinizi değiştirin: Namaza, işe, okumaya, yürüyüşe veya birine yardım etmeye yönelin. Düşünceyi zorla kovmaya çalışmak bazen onu daha görünür hâle getirir; siz davranışınızı seçin.
- Gerekirse destek alın: Takıntılı dinî kaygılar hayatınızı ciddi biçimde etkiliyorsa güvenilir bir din âlimiyle ve obsesif düşünceler konusunda yetkin bir ruh sağlığı uzmanıyla görüşün. Tedavi aramak iman zayıflığı değildir.
Çocuk “Allah’ı Kim Yarattı?” Diye Sorarsa
Çocuğun sorusuna öfkelenmek veya “Böyle şey sorulmaz” demek, onda Allah hakkında düşünmenin tehlikeli olduğu izlenimini oluşturabilir. Yaşına uygun, sade ve doğru bir cevap daha faydalıdır:
“Gördüğümüz şeylerin çoğu sonradan yapılmıştır; bu yüzden onları yapanı sorarız. Allah ise yapılmış değildir. O hep vardır ve her şeyi yaratan odur. Eğer Allah’ı başka biri yaratsaydı, yaratan o olurdu; yaratılan da Allah olmazdı.”
Ardından İhlâs Suresi okunabilir ve “Allah doğmamıştır; hiçbir şeye muhtaç değildir” anlamı açıklanabilir. Çocuğun yeni sorular sormasına izin verilmelidir. Cevabını bilmediğimiz ayrıntılarda “Bunu birlikte araştıralım” demek, yanlış bir kesinlik kurmaktan daha değerlidir.
Çocuğa verilen örneklerin Allah’ı bir nesneye benzetmemesine de dikkat edilmelidir. “Her şeyi bir yapan vardır” cümlesinin ardından mutlaka “Allah yapılmış değildir; yaratıcı olduğu için başlangıcı yoktur” denilmelidir. Böylece soru daha doğmadan kavramlar doğru yerlerine oturur.
“Başlangıcı Olmayanı Aklım Almıyor” İtirazı
İnsan zihni doğum, büyüme ve ölüm gören bir dünyada yaşar. Her gün önce ve sonra ilişkisiyle düşündüğü için başlangıçsız varlık fikrini hayal etmekte zorlanır. Fakat hayalin sınırı, hakikatin sınırı değildir. Gözümüz mikrobu çıplak hâliyle göremediği için mikrop yok olmaz; kulağımız belirli frekansları işitmediği için ses dalgalarının tamamı ortadan kalkmaz.
Aklın görevi her şeyi bir resim hâline getirmek değil, çelişkili olanla olmayanı ayırmaktır. “Allah hem yaratılmıştır hem yaratılmamıştır” demek çelişkidir. Fakat “Başlangıcı olmayan bir yaratıcı vardır” önermesinde mantıksal bir çelişki yoktur. Bilakis sonradan ve bağımlı varlıkların nihai açıklaması için böyle bir varlık gerekir.
Üstelik hangi dünya görüşü benimsenirse benimsensin, açıklamanın bir yerde temel bir gerçekliğe dayanması gerekir. Ateist biri evreni, maddeyi, fizik yasalarını veya temel bir kozmik yapıyı açıklamanın son noktası sayabilir. Mümin ise değişen ve bağımlı düzenin kendi kendine yeterli olmadığını, nihai gerçeğin ilim, irade ve kudret sahibi Allah olduğunu kabul eder. Mesele “Hiçbir temel kabul etmemek” ile “Allah’ı temel kabul etmek” arasında değildir; hangi temel açıklamanın varlıkla daha uyumlu olduğu meselesidir.
Allah’ın Varlığı Bir Formülle Tamamen Kuşatılabilir mi?
Akıl Allah’ın varlığına ulaşabilir; yaratılmışlık ile yaratıcılığı ayırabilir ve bazı yanlış tasavvurları reddedebilir. Fakat Allah’ın zatını bütünüyle kuşatamaz. Bunun nedeni imanın akla aykırı olması değil, sınırlı bir zihnin sınırsız olanı tüketememesidir.
Bir bardak okyanusun varlığını gösterebilir ama okyanusun tamamını içine alamaz. İnsan aklı da Allah’ın eserlerini okuyarak onun ilmini, kudretini, iradesini ve rahmetini tanır; fakat yaratıcıyı bir nesne gibi zihnine sığdıramaz. “Anlayabildiğim kadar vardır” ölçüsü, insanı hakikatin hâkimi yapar. Doğru ölçü, delilin götürdüğü yere kadar ilerlemek ve yaratılmış aklın sınırını bilmektir.
Bu noktada teslimiyet, düşünmekten vazgeçmek değildir. Düşüncenin ulaştığı sağlam sonucu kabul etmektir. Bir doktorun bütün hücrelerin sırrını çözmeden tedavinin doğruluğunu bilmesi gibi, mümin de Allah’ın zatının keyfiyetini kuşatmadan varlığını ve birliğini bilebilir.
Bu Akıl Yürütme İslâm’ın Tamamını Tek Başına İspatlar mı?
Yaratılmış ve bağımlı evrenden ezelî bir yaratıcıya ulaşmak, iman yolunda temel bir adımdır. Fakat İslâm’ın bütün hükümleri yalnızca bu felsefî çıkarımdan doğmaz. Allah’ın birliği, sıfatları, vahyin mümkün ve gerekli oluşu, Kur’an’ın ilâhî kelâm oluşu ve Hz. Muhammed’in ﷺ peygamberliği ayrıca delilleriyle ele alınır.
Bu ayrımı yapmak imanı zayıflatmaz; delilleri yerli yerine koyar. “Allah’ı kim yarattı?” sorusunun çözümü, yaratıcı kavramındaki çelişkiyi giderir ve varlığın nihai dayanağını gösterir. Ardından “Bu yaratıcı insanla konuşmuş mudur, hangi vahiy gerçektir, peygamberlik nasıl bilinir?” sorularına geçilir. Kur’an; akla, fıtrata, ahlâka, tarihe ve insanın varoluş ihtiyacına birlikte hitap eder.
Müslüman, Allah’a yalnızca soyut bir “ilk sebep” olarak inanmaz. Onu Rahmân, Rahîm, Alîm, Hakîm, Kadir ve Rab olarak tanır. Dua eder, ibadet eder, emirlerine uyar, hatasında tövbe eder ve hayatını onun huzurunda yaşadığını bilerek düzenler. Tevhid, zihinsel bir sonuç olduğu kadar kulluk yönelişidir.
Birden Fazla Ezelî Yaratıcı Olabilir mi?
Ezelî ve mutlak yaratıcı, başka bir varlık tarafından sınırlandırılamaz. İki mutlak irade düşünüldüğünde ya her konuda aynı şekilde irade edecekleri söylenir ya da farklı iradelerin çatışması mümkün kabul edilir. Çatışma hâlinde iradesi gerçekleşmeyen âciz kalır; ikisi birden gerçekleşirse çelişen sonuçlar aynı anda ortaya çıkar. Her zaman zorunlu biçimde aynı iradeye bağlı oldukları söylenirse de bağımsız iki mutlak varlıktan söz edilemez.
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar bulunsaydı, yer ve gök kesinlikle bozulup gitmişti.”
Enbiyâ Suresi, 21/22
Kâinattaki birlik, farklı varlık alanlarının aynı temel düzen içinde işlemesi ve canlı hayatının göklerden toprağa kadar sayısız şartla birlikte kurulması da tevhid açısından okunur. Güneşi yaratanın gözü, suyu yaratanın hücreyi, toprağı yaratanın bitkiyi bilmesi gerekir. Birbiri içine geçen eserler, parçalı ve rakip ilâhları değil, her şeye hükmeden tek yaratıcıyı gösterir.
Allah’ın Ezelî Oluşu “Sonsuz Geçmişte Beklemek” Değildir
Bazen “Sonsuz zaman geçmişse bugüne nasıl gelindi?” sorusu Allah’ın ezeliyetiyle karıştırılır. Allah’ın ezelî oluşu, zaman çizgisinin içinde sonsuz yıllar beklemiş olması demek değildir. Zamanın yaratıcısı için bizim kullandığımız süre ölçüleri uygulanmaz. Allah’ın varlığı zamanla parçalara ayrılmaz; “dün daha az, bugün daha çok yaşamış” olmaz.
Yaratılmış evrenin geçmişinin sonlu mu sonsuz mu olduğu felsefe ve kozmoloji açısından ayrıca tartışılabilir. Fakat hangi model kabul edilirse edilsin, evrenin her an varlığına ve düzenine bağımlı oluşu devam eder. Ezelî yaratıcı düşüncesi, yalnızca geçmişte ilk düğmeye basan ve sonra çekilen bir varlık değildir. Allah, bütün varlığın her an kendisine muhtaç olduğu Rabdir.
Bu nedenle “İlk sebep” ifadesini kullanırken de dikkat gerekir. “İlk”, sadece takvimde en eski olan anlamına gelmemelidir. Allah ontolojik olarak ilk, yani diğer her şeyin varlık bakımından dayandığı; kendisi hiçbir şeye dayanmayan hakikattir. Kur’an’daki “Evvel” ismi bu başlangıçsızlığı çok daha kuşatıcı biçimde ifade eder.
Bilim Allah’ı Kanıtlar veya Çürütür mü?
Bilim, gözlenebilir âlemdeki düzenlilikleri, süreçleri ve ölçülebilir ilişkileri araştırır. Bir yağmurun hangi atmosfer şartlarında oluştuğunu, yıldızların nasıl geliştiğini veya canlı hücrenin hangi mekanizmalarla çalıştığını açıklamak çok değerlidir. Bu mekanizmaları öğrenmek “Allah’a artık gerek kalmadı” sonucunu doğurmaz. Çünkü mekanizmanın nasıl işlediğini bilmek, varlığın niçin bulunduğu ve yasaların kaynağının ne olduğu sorusuyla aynı değildir.
Bir kitabın mürekkep kimyasını açıklamak, yazarını reddetmez. Fakat bu örnekten hareketle her bilimsel ayrıntıyı doğrudan mucize diye sunmak da doğru olmaz. Sağlam iman, geçici bilgisizliklere değil; varlığın bağımlılığına, düzenin akledilebilirliğine, canlılığın ve şuurun ortaya koyduğu derinliğe, ahlâkî ve fıtrî delillere, vahyin rehberliğine dayanır.
Bilimsel bir teori değiştiğinde Allah inancı sarsılıyorsa, iman yanlış yere bağlanmış olabilir. Müslüman tabiatı incelemekten korkmaz; çünkü hakikatin hakikatle çelişmeyeceğini bilir. Kur’an’ın tefekkür çağrısı, göklere ve yere dikkatle bakmayı emreder. Bilim yaratılmış düzeni araştırır; iman o düzeni mutlaklaştırmadan yaratıcısına nispet eder.
Sorunun Ardındaki Daha Derin Arayış
“Allah’ı kim yarattı?” sorusu bazen yalnız mantıksal bir meraktan doğmaz. İnsan “Beni kim var etti, niçin buradayım, ölümle her şey bitecek mi, yaşadığım acıların anlamı var mı?” diye de aramaktadır. Yaratıcı fikrini sorgularken kendi varlığının dayanağını ve hayatın yönünü sorgular.
İslâm’ın cevabı, insanı anlamsız sebepler zincirinde yalnız bırakmaz. Varlığımız kör, ilgisiz ve amaçsız bir akışın kazası değildir. Bizi bilen, irade eden, nimet veren ve kulluğa çağıran Allah vardır. Fakat bu cevap insana sorumluluk da yükler. Yaratılmış olduğunu bilmek, hayatı sahibinden bağımsız kullanamayacağını kabul etmektir.
Bu yüzden tevhid yalnız “Allah vardır” cümlesi değildir. Kazancımızda helâli gözetmek, gücümüz yettiğince adaletli olmak, namazla Rabbimize yönelmek, nimet karşısında şükretmek, günah karşısında tövbe etmek ve insanlara merhamet göstermek tevhidin hayata yansımasıdır. Aklî delil kapıyı açar; kulluk o kapıdan yürümektir.
Şüpheyi Bastırmak Değil, Bilgiyle Yönetmek
İman sahibi olmak, zihne hiçbir sorunun gelmemesi demek değildir. Kur’an düşünmeyi yasaklamaz; aksine kör taklidi eleştirir. Fakat her düşünceye aynı değeri vermek de akıllılık değildir. Bir soru bizi öğrenmeye götürüyorsa araştırılır. Cevabı defalarca verilmiş bir düşünce kaygı üretmek için geri dönüyorsa, onunla tartışma kesilir.
Bu denge özellikle gençlerle konuşurken önemlidir. “Sorgulama” diyerek kapıyı kapatmak, soruyu ortadan kaldırmaz; yalnızca onu güvenilmez kaynaklara iter. Öte yandan “Aklına gelen her ihtimal eşit derecede doğrudur” demek de zihni ölçüsüzlüğe sürükler. Delil, tutarlılık, kavramların doğru kullanımı ve vahyin rehberliği birlikte işletilmelidir.
İnsan zihni kesinlik ararken bazen her cevabın arkasına yeni bir “peki ama” ekler. Sağlıklı düşünme, makul delil seviyesine ulaştığında karar verebilmeyi gerektirir. Hayatın hiçbir alanında matematiksel kesinlik aramadan karar veririz; fakat vesvese din konusunda imkânsız bir yüzde yüz rahatlık talep edebilir. İman, delilsiz bir sıçrayış olmadığı gibi, bütün ihtimallerin duygusal olarak tamamen susmasını beklemek de değildir.
Konuyu Toparlayan Temel İlkeler
- Var olan her şeyin değil, yaratılmış ve bağımlı olanın bir sebebe ihtiyacı vardır.
- Allah evrendeki varlıklardan biri değil; evrenin ve bütün sebeplerin yaratıcısıdır.
- “Allah’ı kim yarattı?” sorusu, yaratılmamış yaratıcıya yaratılmışlık yüklediği için kavramsal bir çelişki taşır.
- Sebebi yine bağımlı bir sebebe bağlamak açıklamayı sonsuza erteleyebilir; bütün zincir bağımsız bir varlık temeline muhtaçtır.
- Allah’ın ezelî oluşu, zaman içinde sonsuz yaşta olması değil, zamanın ve başlangıcın yaratıcısı olmasıdır.
- İhlâs Suresi, Allah’ın doğmadığını, hiçbir şeye muhtaç olmadığını ve hiçbir varlığa benzemediğini bildirir.
- Soru samimi bir araştırmaysa cevaplandırılır; sonuçsuz tekrar eden vesveseyse Allah’a sığınılıp döngü beslenmez.
- İrade dışı düşünce iman hükmü değildir. Kişinin benimsediği inanç ve tercih ettiği yön önemlidir.
- Allah’a iman, yalnız teorik bir açıklama değil; dua, ibadet, ahlâk ve sorumlulukla yaşanan bir kulluktur.
Sonuç: Yaratıcıyı Yaratılmışların Cetveliyle Ölçmemek
“Allah’ı kim yarattı?” sorusunun düğümü, yaratıcı ile yaratılmışı aynı ölçüye vurduğumuzda oluşur. Başlayan şey başlatana, yapılan eser ustaya, bağımlı varlık dayanağa muhtaçtır. Allah ise başlayan, yapılan ve başkasına dayanan bir varlık değildir. O, bütün başlangıçları başlatan; her varlığa varlık veren; ilmi, iradesi ve kudreti hiçbir kaynaktan almayan ezelî yaratıcıdır.
Eğer Allah’ı başka bir varlık yaratmış olsaydı, hakkında konuştuğumuz varlık Allah değil yaratılmış olurdu. Son soru yine onu yaratana yönelirdi. Akıl, bağımlı halkaları çoğaltmakla yetinemez; varlığı kendinden olan nihai bir temele ulaşmak zorundadır. İslâm bu temeli “Vâcibü’l-vücûd”, “el-Evvel”, “el-Âhir” ve “es-Samed” olan Allah diye tanıtır.
Bu hakikat, insanı zihinsel bir tartışmanın sonunda bırakmamalıdır. Bizi yoktan var eden, her an yaşatan ve kendisine dönüş yolunda imtihan eden Rabbimizi tanımak; ona güvenmeyi, nimetlerine şükretmeyi ve hayatı onun rızasına göre düzenlemeyi gerektirir. Sorunun en verimli sonucu, yalnız “Kim yarattı?” çıkmazından kurtulmak değil; “Beni yaratan Rabbime karşı nasıl bir kul olmalıyım?” sorusuna yönelmektir.
Dua
Allah’ım! Kalplerimizi hidayetinden sonra eğriltme. Bize katından rahmet bağışla. Aklımızı hakikati gören, kalbimizi hakikate teslim olan kullarından eyle. Bizi şeytanın vesveselerinden, kibirden, inkârdan ve faydasız tartışmalardan koru. Sana hakkıyla iman etmeyi, seni isim ve sıfatlarınla tanımayı, nimetlerine şükretmeyi ve rızana uygun yaşamayı nasip eyle. Şüphe içinde bulunanlara açıklık, vesveseyle yorulanlara huzur, ilim arayanlara faydalı bilgi ihsan eyle. Son nefesimizi imanla vermeyi ve huzuruna razı olduğun kullar olarak çıkmayı nasip eyle. Âmin.
Kaynaklar ve İleri Okuma
- Kur’an-ı Kerim: Tûr 52/35-36; Hadîd 57/3; Şûrâ 42/11; Enbiyâ 21/22; İhlâs 112/1-4.
- Sahih-i Buhârî, Bed’ü’l-halk, 11; Eymân ve’n-nüzûr, 15.
- Sahih-i Müslim, Îmân, 209, 212 ve 214.
- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Onuncu Söz ve ilgili tevhid bahisleri.
- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi: “Allah”, “Vücûd”, “Vâcibü’l-vücûd”, “Kıdem”, “Ezeliyet” ve “İsbât-ı Vâcib” maddeleri.
İlgili Makaleler
Ana Sayfamızda, dua, zikir, tesbihat, Esmâü'l-Hüsnâ, Kur'an-ı Kerim mealleri ve daha birçok İslami içeriğe DuaSitesi.com.tr üzerinden ulaşabilirsiniz.